Prof. Dr. Yasin AKTAY

Sır devletinin sonu

Devlet sırrı büyük ölçüde siyasal teolojinin diline ait bir kavramdır. Devletin yaptığı her işte bir yüksek aklın var olduğuna, görünürde anlaşılmaz gibi görünen tuhaf uygulamaların, eninde sonunda bir hikmete vardığına inanmayı gerektirir. Tıpkı tanrının iradesinden sual olunmadığı gibi hikmet-i hükümetten de sual olunmaz. Devlet neylerse iyi eyler, onun yaptıklarında sıradan kulların kötülük olarak gördükleri bile nihayetinde bir iyiliğe çıkıyordur.

Devlet vatandaşına karşı niye sır tutar? Tabii ki vatandaş her şeyi bilen, daha geniş bir açıdan bakabilen bir aktörün gördüğünü görmediği-göremediği için. Bu durumda gördükleri karşısında vatandaş doğal olarak akıllı tepkiler veremeyebilir. Gördüğü şeyleri aciz varlığıyla kaldıramayabilir. Hatta tam da bu yüzden devletin bazı şeyleri saklama ihtiyacı vatandaşına olan merhametinden kaynaklanır. Tipik bir ilahiyat diline ait olan bu İkincil varsayım, devletin bu vizyonuna sahip olabilse vatandaşın da bunu anlayışla karşılayabileceği yönündedir, ama o vizyon, o basiret, o sağduyuya sahip vatandaş nerede?

Bu bakış açısında devlet aklının yarı-tanrısal bir iradeye dayandığı varsayımı gizlenmez bile. Oysa devlet aklı çoğu kez zannedildiğinden çok daha fazla kendi vatandaşının aklından daha dar; hareket kabiliyeti itibariyle de daha hantal olabiliyor. Devlet vatandaşın kaldıramayacağı daha üst bir akla veya vizyona sahip olduğu için değil, aksine daha ziyade işin kolayına kaçıp kendisine çok daha zahmetsiz ve kestirme gelen, ama özünde kanun dışı da olan yollara saptığı için bunu gizleme ihtiyacı hisseder. Bunu da “Devlet” diye bir şahıs yapmaz tabi. Haddi zatında “Devlet” diye bir şahıs yoktur, devlet adına iş gören ehliyetsiz yöneticiler vardır ve bunların beceriksizliği oranında devlet rutin dışına çıkar. Rutin dışı yolların hiç birinin sorumluluğu kişisel olarak üstlenilemediğinden bütün suç devlet isminde muhayyel bir faile yüklenir. Devlet burada kolaycıların, suçluların, ehliyetsizlerin sığınağı olduğu ölçüde bir sır küpüne dönüşür.

Demokratikleşme sürecinde alınan yolun bir aşamasında “devlet sırrı” kavramının yoğun olarak tartışma gündemine gelmesi kaçınılmazdır. Devletin demokratik bir yapıdaki en önemli vasfı her bakımdan denetime ve hesap verebilirliğe açık olmasıdır.

Devletin ilahiyat dilinden çıkarak fanilerin diliyle konuşması gerekiyor. Şu anda olan da budur. Devlet adına yetki kullananların sadece belli mertebelere ulaşmış olanların vakıf olabilecekleri bir sır cemaati oluşturmaları artık münasip kaçmıyor. Yaşamakta olduğumuz değişim, tabiri caizse çağın ruhu bu kadar aleni bir şekilde oluşturulmuş güvenli sır bölgelerini kaldırmıyor. Bu da sır olgusunu ancak en asgari derecede, tamamen kaçınılmaz hallerde başvurulabilen dar bir alana çekilmeye zorluyor.

Esasen devlet dilinin bu kadar çok batınî-esoterik bir lügatçeye dayanıyor olması devletin ancak çok dar bir çevrenin, bir illegal örgütsel yapının veya bir cemaatin özel mülkü haline geldiği durumlarda mümkün olabilir. Bu tür durumlarda devlet dar bir çevrenin ele geçirmiş olduğu olgarşik bir yapı olduğu için en duyarlı olduğu tehdit bu gizli yapıya birilerinin “sızması”dır. Türkiye”de devletin güvenlik söyleminin yıllarca bu “sızma” öcüsüne karşı geliştirdiği korkulara dayandığını biliyoruz. Halbuki devlete sızılmasından korkanların önemli bir kısmı devleti zaten illegal bir kapanma veya kapatma yolu ile oligarşik yapılanmalarının elinde tutanlardır

Demokratik devlette birilerini devlete sızması diye bir şey olamaz çünkü bütün vatandaşlar zaten ehil oldukları ölçüde devletin tam odağındadırlar. Devletin daha çok güvenilir veya daha az güvenilir vatandaşları yoktur. Belli görevler üstlenmiş vatandaşlar vardır belki ama bu görevler onları sahip oldukları bilgi dolayısıyla başkaları üzerinde daha imtiyazlı kılmaz. Devlet demokratik toplumda zaten ele geçirilmek üzere uğruna rekabet edilen bir mekanizmadır.

T.C. bir aşiret devleti değildir, bir kişinin özel mülkü hiç değildir, aksine içerdiği bütün kültürel çeşitliliğiyle bütün topluma aittir. Bu ülke yakın zamanda kendini devlet olarak gören, ülkeyi “benim memleketim”, köylüyü “benim köylüm”, işçiyi “benim işçim” diyerek özel mülkü edinen devletlû anlayışı hızla tarihin dışına itti.

Devlet vatandaşına açılıyor, kamulaşıyor. Kamu alanı da bazı çevrelerin özel-mahrem alanı gibi görülmekten uzaklaştırılmak zorundadır. Kozmik odalarda gezindikçe bazılarının kalp rahatsızlıklarının nüksetmesi çok doğaldır. Oralara kamuyu temsilen devletin bir hâkiminin bile giriyor olması rahatsızlık veriyor, çünkü devlet onların gözünde halkla, halk adına hareket eden bir hakimle paylaşılamayacak kadar özel bir alandır.

“Sivil diktatörlük” diye yaygarayı basıyor olmaları o yüzden anlaşılmaz bir tepki değildir. Halbuki kimsenin onları baskı altında tuttuğu yok, ama yiten kendilerine ait olmayan bir mülkün ellerinden kayıp gidiyor olması muhtemelen az acı vermiyordur. Bu kaybetme acısını diktatörlük gibi hissetmeleri normal. Anlayışla karşılamak gerek. Ama bu acıyı gidermek uğruna eski hal üzere devam edilmesini de beklemesinler.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: