Prof. Dr. Yasin AKTAY

Savaş ortamında denenmemişse, almayınız!

Üzerinde bir savaş geçmemiş, bir savaşla sınanmamış hiçbir siyasi rejime, siyasi doktrine, devlet söylemine inanmayın. Savaşlar veya olağanüstü haller egemenlik rejimlerinin, politik sistemlerin, siyasi ideolojilerin, hatta dinsel oluşumların gerçek yüzünü açığa çıkarır. Normal zamanlar için tasarlanmış düzenlerin arkaplanında nasıl bir kişilik, nasıl bir ruh hali yattığını anlamak için belki de savaş hallerini de görmek gerekiyor. Normal zamanlar için kuralları ifade etmek, üzerinde tartışmak, bu kurallar çerçevesinde bir hayatın edebiyatını bolca yapmak kolaydır. Bol bol özgürlükten, eşitlikten, insan haklarından, insan sevgisinden hatta hayvan ve çevre sevgisinden, insan hayatına saygıdan, demokrasiden, çokkültürlülükten, bireyden, küreselleşmeden bahsedilir. Üstelik adına da insanlığın müktesebatı denilir. Bir savaş hali, bütün bu hayallerin altını fena halde kazır, nadiren derin bir samimiyetin izlerini görebilseniz de genellikle insan hakkında, insan hayatı ve bedenine dair korkunç bir canavarın gizlendiğini görebilirsiniz.

Daha kötüsü, savaş hallerinde sergilenen vahşet genellikle barış şartlarının tesisini de sağlayan şiddettir. Normal zannettiğimiz şartların üzerinde o canavarın gölgesi vardır aslında. O yüzden propagandası yapılan düzenlerin “iyi”liğini, erdemini kendilerini tesis eden savaşlara bakmadan değerlendirmemek gerek. Savaşta galip gelen güç dengesi, barışı kabul etmek zorunda kalanlar üzerinde her zaman bir tehdit unsuru olmaya devam eder. Bugünkü dünya düzeninin üzerinde 250 bin insanın ölümüne yol açan çok daha fazlasının sakat kalmasına yol açan Hiroşima’nın; Ortadoğu’daki pornografik güç gösterisinin; her biri diğerinden daha vahşi katliam işgal ve sindirmelerin gölgesi vardır.

Savaşların her yerde bütün insanlarda aynı kurallara göre işlediğine, savaşın kendi kurallarını dayattığı düşüncesine kimse bizi inandıramaz. Savaşlar insani değerlerin tamamen yok olup gitmesini gerektiren durumlar değildir. Aksine yeri geldiğinde insani değerlerin, gerçekten de üzerinde titrenilesi insanlık müktesebatının en iyi örneklerinin açığa çıkabildiği fırsatlar da sağlar. Tüfek icat olunca mertliğin bozulmasından yakınan bir kültürün silahla ilişkisi mertliği ne de olsa tamamen ihmal etmez.

Bugün silah teknolojilerinde ulaşılan seviye, savaşta mertlik, kahramanlık gibi unsurların hiçbir anlamının kalmadığını düşündürtüyor. Oysa savaşı kendi tarafı açısından hiçbir risk taşımayacak şekilde büyük yıkımlara yol açan bir teknolojiyle yürütenler bunu bir zorunluluk olarak yapmıyorlar. Hiçbir teknoloji insanın seçme özgürlüğünü mutlak olarak elinden alamaz, erdemli davranış seçeneğini yok edemez. Kuşkusuz teknolojinin pornografik kullanımı, savaşta kahramanlığa hiçbir yer bırakmıyor. Mertlikten uzaklaşmaya çok daha fazla ayartıyor, ama bu da aslında, savaşta insanın sorumluluğunu biraz daha artırmaktan başka bir şey değildir.

Hizbullah’ın gelecekteki muhtemel roket saldırılarına karşı, kendi vatandaşının güvenliği adına İsrail, “normal zamanların”, hani “başkaları yaptığında” insanlık suçu addedilen bütün cürümlerini bugün fiilen işliyor. Bunun için savaşa taraf olmayan Lübnan’ın çoluk çocuk sivil halkının hayatına zerre kadar saygısı olmuyor. Bu arada günlerdir dünya medyasında yer alan yürek parçalayıcı görüntüler dünyanın ileri ülkelerini en çok (Roma’da) bir toplantı yapmaya sevk edebiliyor. Bu toplantının sonucunda İsrail’in bu sorumsuz güç kullanımına karşı bir kınama bile çıkarılamıyor.

Gücün iyice şımartıp azdırmış olduğu İsrail ve ABD, yaptıklarını haklı göstermeye bile ihtiyaç duymuyor artık. Bir tür meşruiyet-ötesi durumu dayatmış durumdalar. Yine de İsrail’in “kendini-savunma hakkı” diye bir masalı anlatmaktan, bunun için de Hizbullah’ın iki askerini kaçırmasını gündemde tutmaktan geri durmuyorlar. Bütün bu saldırıların iki askerini kurtarma amaçlı olduğuna inanmayı beklemesi hem alaycılığının bir ifadesi hem de daha kötüsü, kendi iki vatandaşının canını neye bedel saydığının küstahça bir ilanı. Yeni Ortadoğu kavramıyla ilgili ilk resimler böylesi bir sado-ırkçı fanteziyi de açığa çıkarıyor.

Oysa giderek daha fazla netleşmeye başlayan asıl tabloya göre, kaçırılan iki asker bahane. İsrail’in asıl saldırısı Lübnan veya Hizbullah’a değil. Amaç İsrail, Suriye ve İran’ı işin içine çekmek. Şimdiye kadar İran’a saldırmak için doğrudan bir gerekçe veya uluslar arası destek sağlayamayan ABD artan İsrail saldırıları karşısında İran’ın bir şekilde müdahil olmasını, böylece ona saldırmak için bir gerekçenin bu süreç içinde kendiliğinden oluşmasını bekliyor. Irak saldırısının başında ABD Tahran’a Bağdat üzerinden gitmeyi planlıyordu, ama o yol bir türlü istenen randımanı vermedi. Şimdi Beyrut üzerinden gitmeye çalışıyor.

O yüzden ateşkes sağlansa da Türkiye’nin muhtemel bir BM Barış Gücü’ne katkıda bulunmasının komik duruma düşürülmekten başka bir sonucu olmaz. Kendisine yapılan saldırıyı bile kınayamayan bir gücün bir parçası olma zilleti de cabası.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: