Prof. Dr. Yasin AKTAY

Sahi, Hocaefendi kimi hoş görecekti?

Yıllardır yazıp konuşurum. Dünya ahvalinden aklımın erdiği kadar olup bitenlere dair yorumda bulunurum. Allah”ın verdiği bu aklın fani sınırları içinde olduğumu bilerek, ancak bu sınırlar içinde şahit olduklarımı dilimin döndüğünce anlamlandırmaya ve açıklamaya çalışırım. Bunu yaparken çok kişinin yaptıklarını yanlış bulup eleştirdiğim, doğru bulup teyit ettiğim olur. Lakin şimdiye kadar hiç kimseye hakaret etmedim, şahitlik ettiğim şey dolayısıyla kimseyi özel olarak incitmeyi ise hiç düşünmedim.

Gerçeklerin acıtıcı etkisini asla gözardı etmemek lazım tabii. Çoğu kişi için gerçeklerin kendisini söylemek yeterince acıdır. Ama kurban olduğum Allah, samimi kullarına bu gerçeklerle yüzleşecek, bu acılığı kaldıracak takati de verir.

Kimseyi incitmeyi düşünmediğimden olacak onca insanı eleştirmiş, onca insanla karşı karşıya gelmiş olsam da şimdiye kadar hiç kimseyle yazdıklarımdan veya söylediklerimden dolayı davalık olmuş değilim. Kısmette o da varmış. İlk davayı bana Fethullah Gülen açacakmış.

17 Aralık sürecinin bir darbe girişimi olduğunu ve bu sürecin tamamen cemaatin inisiyatifi ve kontrolü altında yürüdüğünü, dolayısıyla bizatihi Hocaefendi”nin bu süreci yönetiyor olduğunu söylemişim ya! Bir de artık cümle alemin diline düşmüş olan o “mülaanesine” “beddua” demişim ya? Hocaefendi bu iki konuya çok içerlemiş, çok müteessir olmuş ve bu iddiaların kendisine 50 bin liralık bir maddi kayba yol açtığını düşünerek avukatı aracılığıyla bu zararını tazmin etmek üzere şahsıma dava açmış.

Hoşgörü edebiyatının Türkiye”deki tartışmasız en önde gelen ismi bizi hoşgörmüyor. Sahi Hocaefendi kimi hoşgörecekti? İncinsen de incitmeyeceksin tavsiyesini defalarca duyduğum zat ilk defa başvurduğum en hafif eleştirel ifadelerimizden hemen incindiğini söyleyerek karşılığında hemen incitmeye kalkışıyor (sahi hocaefendi kimi incitmeyecekti?):

İncitmek için “50 bin liracık” istiyor. Bunun fahiş bir rakam olmadığını da uzun uzun anlatıyor vekili.

Ee, biz paraya hala para diyoruz tabii, ananas demiyoruz. O yüzden ne yalan söyleyeyim, bırakınız en tabii hakkım olan ifade özgürlüğümün bir yorumumdan dolayı dava konusu olmayı, hani hak etmişsek bile, 50 bin lira bana çok fahiş geldi. Ha, başka türlü hayal ediyorlarsa, evimdeki bütün ayakkabı kutuları içindekilerle birlikte onların olsun.

Bunca işin arasında şimdi gidip mahkemeye herkesin malumu haline gelmiş olan olgulardan yola çıkarak yaptığımız sıradan yorumların hesabını vereceğiz. Diyeceğiz ki, yahu Hocaeefendi, sokaktan kimi çevirirsen herkes o muhteşem performansın bir beddua olduğunu söyleyecek. Bunun bir beddua değil de bir mülaane olarak anlaşılmış olmasını çok istiyorsan, geçmiş olsun: İnsanlar onu öyle değil böyle anladılar ve karşılığını da çoktan verdiler.

Kaldı ki mülaane bile olsa, o öfke, o aşırı heyecanın tahtında müstetir bulunan bir muhatap, bir hedef var ki, o muhatabı ve hedefi herkes öyle bildi. Bu saatten sonra benden istediğin tazminatı alsan da bu konudaki algıyı değiştiremezsin, bilesin. Hoşgörü ve diyaloğu gereği yokken abartılı bir edebiyatla dillendirmek kolay, ama o performans bütün o edebiyatı ağır bir borcun katlanmış haliyle haczi olarak karşına çıkardı bile.

17 Aralık sürecinin bir darbe olduğu ve bu darbede hocaefendinin bir taraf olduğuna dair veriler de artık ispata muhtaç olmaktan çıkmış, aleniyete varmış durumda. Bu konuda savcıların niyeti ve hedefi ortada. Tamamen usulsüz şekilde başlatılıp sürdürülmüş soruşturmaların zaman ayarlı operasyonlarıyla neyin amaçlandığı ortada. Bu kadar usulsüz davalara hem Fethullah Gülen”in hem de ona tabi bütün medyanın fanatikçe verdiği destek de ortadayken bu darbeyle işiniz olmadığını bu saatten sonra sizin adamakıllı ispatlamaya çalışmanız, olan biteni açıklamanız lazım. Tabii ortada açıklanacak bir şey kaldıysa. Herşey gün gibi ortadayken neyin açıklamasını yapacaksınız?

Bu arada, bana açılan davanın bir tek bana açılmadığını da öğrendim. Benim gibi bir çok kişiye televizyonlarda veya gazetelerde yaptıkları yorumlar dolayısıyla davalar açılmış.

Bu nasıl bir yıldırma harekatı? Neredeyse iki yıldır camia medyasında başbakanın aşırı hoşgörüsüzlüğü, tahammülsüzlüğü, farklı fikir ve düşüncelere karşı kapalılığı hatta diktatörlüğü üzerine bir sürü şey okumadık mı? Biz bunları okuduk, dinledik, sesimizi çıkarmadık, en çok lüzumu halinde yanlış ve haksız bulduğumuzu söyledik. Biz de bunları söyleyenleri eleştirdik. Yeri geldi Başbakan”ı biz de eleştirdik. Yanlış yaptığını düşündüğümüzde eleştirmeye de devam ederiz. Bundan daha doğal bir şey de olamaz.

Oysa biz asıl Hocaefendi hakkında meğer gizli bir koruma kanunu olduğunu bilmiyormuşuz. Şimdiye kadar bu kanun bir şekilde işliyor ve herkesi onu eleştirmekten kendiliğinden menediyordu. Oysa son tartışmaların ortasına atılmakla Hoca kendi hakkındaki bu koruma duvarını kendi eliyle yıkmış oldu. Bu sefer de davalarla kendisine eleştiri yöneltenleri yıldırmaya başladığı anlaşılıyor. Ona yönelttiğimiz, asla hakaret içermeyen, tamamen kendi faaliyetleri ve söylemleri hakkında basitçe ifade hakkı kapsamına giren ilk değerlendirmelere karşı fahiş tazminat davaları açmaya başlamış.

Yine geçmiş olsun sayın hocaefendi! Bu yollarla da artık tartışma, eleştiri konusu olmaktan kurtulmanın imkanı kalmamıştır. Siyasetin, iş dünyasının, Türkiye”de dönen bunca alengirli işin aktif bir aktörü haline gelmişseniz eleştirilmeyi de, şu veya bu şekilde değerlendirilmeyi de göze alacaksınız. Hem siyasetin her türlüsünü yapacak, her kavgada tarafınızı en sert biçimde alacak, en tartışmalı konumlarda olacak, hem de eleştiriden muaf olacaksınız. Hatırlatmak zorunda kalmak istemezdim ama, dünya şakirtlerden ibaret değil. Yok böyle bedava dünya.

Sahi Hocaefendi kimi hoşgörecekti diyorum ya. Yanlış anlaşılmasın hoşgörü falan beklemiyorum. Ben zaten hoşgörü edebiyatının ne kadar geçersiz ne kadar karşılıksız olduğuna dair defalarca yazmışım. Söylediklerimin doğrulanmış olması bana yeter. Buna tabii ki sevinmiyor olsam da.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: