Prof. Dr. Yasin AKTAY

Rövanşizm bize ters, ama…

Yazılarını her zaman esinleyici, ufuk açıcı ve mertçe bulduğum Nuray Mert”in bana aykırı gelen yazılarını bile her zaman en azından “kaçırdığım bir şey olabilir mi?” ihtiyatıyla okurum. Farklı düşündüğüm birçok konuda Mert”in argümanlarıyla ikna olduğumu da söylemeyi asla zül addetmem. Ancak, son zamanlarda yazılarını baştan aşağı birkaç kez okuduğum halde anlamlandırmakta zorlandığımı söylemem gerekiyor.

Kendisiyle burada yazdıklarımı yüzyüze ve arkadaşça tartışma imkânımız olduğu halde onun son yazısını ısrarlı bir yazma daveti olarak algıladım. Çünkü benim de birkaç yazı yazmış olduğum Gül”ün C.başkanlığı tartışmaları konusunda Gül”ün adaylığı lehine görüş belirten neredeyse herkesi “ya Gül başa ya kuzgun leşe korosu”nun içine yerleştirmekle kalmamış, bu koroyu türlü ithamlarla suçladıktan sonra bir de ısrarla cevap vermeye davet etmiş.

Nuray Mert tabii ki söylediklerine kayıtsız kalınmayı hak eden biri değildir. O yüzden bazı sorularına cevap vermeyi kendisine ödenmesi gereken bir borç olarak görüyorum.

Şunlar Nuray Mert”in sorularından bazıları: “Bu hükümet, bu siyasi heyet, başörtüsü yasağı konusunda hiçbir şey yapmadığı halde dört buçuk yıl boyunca neden sesleri çıkmadı, hele bu kadar gür hiç çıkmadı? Denildi ki, ”Bu hassas konudur, toplumsal uzlaşma ile çözülecek”. İyi, güzel. Peki, tüm bu yazar, çizer, aydınlar bu tavrı makul buluyor da, iş Gül”ün cumhurbaşkanlığına gelince neden küplere biniliyor?”

Bunlar gerçekten ciddi sorulardır ve tabii ki kayda değerdir. Ama Allah aşkına başörtüsü meselesini bir yerde çözememiş diye AKP”lilere önerilecek şey bir “siyasal mahrumiyet” midir? AKP”nin şu ana kadar başörtüsü konusunu gündeme getirmemesinin bu konuda oluşturulmuş ve hükümetin bu konudaki inisiyatifini epeyce aşan fiili bir blokajdan kaynaklandığını kim bilmiyor? Bir yere kadar toplumda uzlaşma aranmış da bir türlü bulunamamış, hatta bu birilerine fena halde bir gizli iktidar yolu açmışsa buna da bir noktada dur demek gerekmez mi artık? “Bir yerde bir haksızlığı gideremediyseniz, ebediyen bir haksızlığa maruz kalınız!” böyle bir mantık olabilir mi?

Evet, C.başkanlığı konusu bu konuda yapılabilecek şeylerin ufkunda bulunuyor ve bunun adını da “fetihçilik veya rövanşizim” diyerek aşağılamak, töhmet altında bırakmak siyasete inanan birinden beklenebilecek en son şeydir. Bu açıkçası siyasal mücadelenin en doğal ve en meşru eğilimlerini otoriter bir dille ezmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Şimdiye kadar “gerilim”, “uzlaşma” gibi kavramlar yoluyla siyasal süreci despotik bir baskı altında tutan ideolojiye gereğinden fazla prim verildiği için başörtüsü artık “dokunulamayan” bir mevzu haline getirilmedi mi zaten. Siyasal zararın neresinden dönülürse kardır demek varken, bu konudaki ulaşılabilir bir çabayı da “fetihçi-rövanşist” diye harcamak hangi siyasete hizmet eder?

Kesinlikle bilinsin ki, rövanşizm bize terstir. Ama bir yandan da bugüne kadar sürdürülmekte olan fiili haksızlıklara dur denilmesinin lüzumu ortadan kalkmış değil ve buna bir rövanş değil biraz adil bir yerden bakarsanız ancak “normalleşme” hedefi olarak görebilirsiniz. Normallik birilerine yetmiyorsa, varsın onlar düşünsün.

Ayrıca, Gül üzerindeki bütün tartışmayı eşinin başörtüsüne yüklemek de çok büyük bir haksızlık. Gül veya ailesiyle hiçbir şahsi tanışıklığım veya yakınlığım yoktur. Tam da durduğum bu “uzak yerden” Gül”ün AKP”ye oy veren seçmenler için ve AKP için ne anlama geldiğinin çok iyi takdir edilebileceğini düşünüyorum. Biraz sosyolojik müktesebatımla şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Gül C.başkanlığını asla eşi dolayısıyla hak ediyor değildir ve Gül üzerindeki uzlaşma asla “eş durumundan” bir uzlaşma değildir. Gül”ün siyasal biyografisi ve kalibresi bu yeri fazlasıyla hak ediyor ve parti içinde bunu ondan daha fazla hak eden bir tek Erdoğan vardır. Gül”den başkası üzerinde “sırf eşi başörtülü” diye feragat etmeyi istemenin siyasal anlamını bu saatten sonra anlatmak ne fayda eder bilemiyorum. Bir, böyle bir feragate Gül”ün hakkı yoktu. İki, o hakkı olsa bile siyaseten böyle bir imkânı yoktu.

Peki Gül”e alternatif bir aday üzerinde durmanın sonuçları konusunda Erdoğan üzerinde bir tür partiyi bitirme tehdidi uygulandığı da söylenebilir mi? Bir benim bildiğim Erdoğan böyle bir tehdide pabuç bırakmaz. İki, isterseniz çıkın bir çarşıda pazarda dolaşın da bu konuda gerçekten insanların ne düşündüğüne bir bakın. Göreceğiniz şey, siyasal analiz yapmak ile siyaseti bilfiil yapmak arasındaki derin uçurumdan başkası olmayacaktır.

Erdoğan”a Gül”den başkasını telkin etmeye çalışanlar siyasetin neresinden konuşuyorlardı gerçekten anlayamıyorum. Böyle bir seçeneğin belki CHP”yi razı etmek gibi bir sonucu olabilirdi, ama Erdoğan”ı ve AKP”yi bir sonraki seçime kadar bile taşıyamayacağını görmek için bir partinin ilçe delegesi olmak yeter de, artardı bile.

Nuray Mert”in yazısında üzerinde durulacak çok nokta var. Kısa yazısında çok soru sormuş, diğerleri üzerinde gerekirse sonra dururuz ama yazısının başlığını geçiştiremeyiz. “Demokrasi değil İktidar Mücadelesi” diyor ve Gül”ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını aslında bir demokrasi değil bal gibi bir iktidar mücadelesi olarak gördüğünü söylüyor.

Fesuphanallah! Demokrasi mücadelesi ile iktidar mücadelesi ne zamandan beri birbirinden ayrılabilir olmuş? İnsanların sadece sevabına demokrasi mücadelesi verdikleri bir rejim var da bizim mi haberimiz yok?

Tabii ki iktidar mücadelesi içinde çatışanların uğruna çabaladıkları değerler de vardır. Yoksa, haksızlığa, eşitsizliklere, ırkçılığa, anti-demokratik müdahalelere karşı mücadele ederken, bütün bunları hiçbir şekilde iktidar talebine bulaşmadan yapmanın bilmediğimiz bir yolu mu var acaba?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: