Prof. Dr. Yasin AKTAY

PKK dediğin nedir ki?

PKK’nın son zamanlarda tırmanan saldırıları zamanlama olarak ne kadar münasebetsizse Türkiye’nin sabrının bu saldırılar üzerine taşması da o ölçüde kafa karıştırıcı. Zamanlaması münasebetsiz, çünkü kim ne derse desin Türkiye’nin Kürt sorunu lehine en demokratik açılımları en olumlu seviyeye doğru taşıdığı bir zamana denk düşmüştür. Türkiye’nin sabrının bu saldırılar üzerine taşması da kafa karıştırıcı, çünkü devletlerin sabırlarının hiçbir şekilde “muhatap bile alınmayan” bir terör örgütünün saldırılarının peşine takılması hem çok tehlikeli hem de -siyasal aklın felç olmadığını kuvvetle varsayacaksak- aslında çok inandırıcı değildir.

Zaten sabrı taşmış Türkiye’nin yapacağını şimdiden cümle âleme duyurduğu bir operasyona PKK militanlarının kayıtsız kalması ve operasyonun hedefi olmaları herhalde beklenemez. Türkiye’ye sonuna kadar sınır-ötesi operasyon izni verilse bile böyle bir operasyonun başarı şansının sıfıra yakın olduğunu tahmin etmek güç değil. Türkiye Saddam Hüseyin döneminde Kuzey Irak’a rahat girebildiği zamanlarda defalarca sıcak takip yaptı zaten. O esnada yapılan her operasyonun ardından eylemlerin daha da artarak devam ettiğini hatırlıyoruz.

Ayrıca teröristlerin takip edilmesi için sınır ötesine gitmeden önce sınır-içinde yapılabilecek çok şey var. En son PKK saldırılarından biri, mesela, Siirt’in Eruh kırsalında gerçekleşmiş. Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin bırakınız sıcak takip altında, normal şartlarda bile sınır ötesini beş-on saatten önce aşmaları mümkün değil. Gerçi bu olay üzerine Mustafa Karaalioğlu’nun çok isabetli bir biçimde sorduğu soru orta yerde duruyor: “Askerlerimiz aramaya çıktığı terörist grubu karşısında … açık düşmüştür. Bu nasıl olabilmiştir? Şehit cenazeleri konusunda üst düzey bir duyarlılığı olan topluma bu felaketin nasıl gerçekleştiği bilgisinin de artık verilmesi lazımdır. Hata nerededir? İstihbaratta mı, planlamada mı, taktikte mi? Bu facia, kurmay hatasından dolayı mı, yoksa sözgelimi askerin tecrübesizliği yüzünden mi meydana gelmiştir?”

Buna şu soruyu da eklesek yeridir: Eylemini Türkiye’nin sınırları içinde yapan ve kaçma fırsatı bulamamış teröristi Kuzey Irak’ta arama ihtiyacı nereden ileri geliyor? Türkiye 23 yıllık terörle mücadelesinde gele gele, sınırlarından adeta cirit atan terörist akınlarını önleyemeyen bir noktaya mı gelmiş? Elimiz değmişken yine soğukkanlı bir biçimde bu soruyla yüzleşmek de hiç fena olmaz.

Bugün hükümeti “sıfır terör” devraldığı halde terörün tırmanmasından sorumlu tutanlar, PKK’ya karşı hangi silahlı mücadelenin etkili olup da terörü belli bir seviyeye indirmiş olduğunun bir açıklamasını yapamazlar. Açıkçası, 2000 yılında PKK terörünün beli dağdaki mücadelelerle, operasyonlarla veya silahlı mücadeleyle kırılmadı. Terörün duraklamasının başta siyasi olmak üzere, A. Öcalan’ın derdest edilip Türkiye’ye teslim edilmesinin yarattığı ortam gibi birçok sebebi oldu ama bu sebepler arasında en az etkili olanlardan biri belki de silahlı mücadele olmuştur. Hatta PKK şiddetten beslendiği için silahlı mücadele PKK’yı hiçbir zaman geriletmemiş, daha da ilerletmiştir.

Yine de, Türkiye’nin teröristi takip etmek için sınır-ötesi harekâta ihtiyacı olmasa da, Irak’ta ve genel anlamda ABD’nin müdahil olduğu bölgelerde doğal müdahil olduğunu ihsas etmek açısında böyle bir çıkışa ihtiyacı var. Başbakan’ın bu çıkışını adeta fırsat bulmuş mağribiler gibi Türkiye’ye tezkere hatırlatması vesilesi yapanlara baksanıza: Türkiye, 1 Mart tezkeresini reddetmekle aynı zamanda Kuzey Irak’taki her türlü söz hakkını da reddetmiş oluyormuş. Öyle olsa bile bunu büyük bir sevinçle ifade etmeye insan utanır biraz. Türkiye 1 Mart tezkeresini reddettiğinden beri bölgede yaşananlar bazılarının gönül gözlerini açmaya yetmemiş demek. Bu süre içinde yaşanan onca katliam, vahşet, yağma, zulüm ve işkenceye Türkiye’nin ortak olmaması Türkiye’nin en büyük kazancı olarak şimdiye kadar her onurlu Türkiye vatandaşını memnun etmiş olmalı.

Gerçekçi olalım, Türkiye’nin bu yağmayı durduracak gücü yok, ama durduramayacağımız zulme ve yağmaya ortak olmayı istemek bir düşüklük işaretidir. Üstelik ortak olmaya davet edildiğimiz yağma, bizim kendi tarihimiz, kendi toprağımız. Yağmasına katılmadık diye kendi coğrafyamız üzerindeki haklarımızı bir kalemde silmemizi talep eden zihniyet işgalciliğin bir uzantısından başka bir şey değildir. Filistin’de, Lübnan’da, Kuzey Irak’ta olup bitenler bizi doğrudan ilgilendirir. Atılan her adımın bize hesap vermek zorunda olması için bizim işgalcilere katılmış olmamız gerekmiyor.

Sınır-ötesi operasyonun içerdiği meydan okuma PKK’ya değil, bizatihi Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini sıfırlamaya yönelen işgalin düzenine karşıdır. Yoksa PKK dediğin nedir ki?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: