Prof. Dr. Yasin AKTAY

Paris saldırılarında illiyet bağları nerede?

Paris’te Charlie Hebdo dergisi çalışanlarına yönelik terör saldırısı tahrip gücü alabildiğine yüksek tutulmuş bir eylem. Bu yolla verilmek istenen mesajın etkisinin de olabildiğince güçlü olması hedeflenmiş. Eylem adeta bir film platosunda gerçekleştiriliyormuş gibi büyük bir soğukkanlılıkla ve profesyonelce yapılırken, eylemin paylaşılan görüntüleri eylemcilerin vahşetini sergilediği kadar, bu vahşetin Paris’in ortasında bu kadar uzun süre içinde bu kadar rahatlıkla işlenebiliyor olduğuna dair soruları da harekete geçiriyor.

Bununla birlikte eylemin tahrip gücü ve verilmek istenen mesaj sanki yeterince anlaşılmamış gibi, eylemin ikinci gününde farklı noktalarda zincirleme saldırılar ve rehine olayları devam etti. Özellikle rehine olayları dolayısıyla gün boyunca dün dünya medyası Paris’ten canlı yayın yaparak terörü herkesin evinin içinde, bütün dehşetiyle ve bütün canlılığıyla hissetmesini sağladı. 

İki gündür devam etmekte olan hadiseler Fransa’nın adeta bir savaşın içinde olduğu izlenimi veriyor. Fransa’nın devlet olarak da toplum olarak da, böyle bir görüntüden memnun olduğunu hiç kimse iddia edemez. Bu görüntüler Fransa’nın hak ettiği görüntüler değil. Bir kaç teröristin ellerini kollarını sallayarak koca Fransa devletini bu şekilde bir kaç gün boyunca rehin alabilmiş olmasını anlamak çok zor. 

Bu saldırıyla ilgili olarak anlaşılması zor olan bir başka husus da, Fransa’nın son zamanlarda Müslümanlara çok sıcak gelen bazı siyasetlerine karşılık böyle bir saldırının hedefi olmasıdır. Özellikle Filistin Devleti’nin tanınması dolayısıyla Fransa’nın tutumu bütün Müslümanlar tarafından büyük bir sempatiyle karşılanmış, İsrail ise Fransa’nın bu adımını kendisine karşı hasmane bir tutum olarak değerlendirmişti. Suriye konusunda da Fransa’nın tutumu genel geçer Müslüman kamuoyuna daha sıcak gelen bir yaklaşımdı. Her ne kadar yaklaşan seçimler dolayısıyla aşırı sağın Fransa’da da belli bir yükselme eğiliminde olduğunu gösteriyorsa da böyle bir saldırının o aşırı sağı daha da güçlendireceğini, aksine iktidardaki Hollande’ın elini bir hayli zayıflatacağını öngörmek hiç de zor değil. 
Esasen bu saldırının arka planında Fransa’daki seçimleri etkilemeye dönük bir iradenin var olduğu ihtimali de yabana atılır bir ihtimal değildir. 2005 yılında Paris banliyölerinde Magripli gençlerin başlattığı sokak eylemlerinin Fransız aşırı sağının güçlenmesine yol açtığı hatırlanabilir. Bu eylemlerle yükselişe geçen Fransız sağı Sarkozy’yi iktidara getirmişti. Son Paris eylemlerinin de yükselişte olan aşırı sağa meyli arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bugünün dünyasında, özellikle tam bir kaos yaşayan Müslüman topraklarda Peygamber Efendimiz’e hakaret ettikleri gerekçesiyle tahriklere kapılıp şiddet eylemlerine girişecek insan yok demek elbette ki mümkün değil. Ancak bu eylemin hem içerdiği profesyonellik hem de sadece eylemcilerle sınırlı olmayan PR’ı ve takip eden lojistiği, bu “tahrik olmuş Müslüman” kapasitesini ve ufkunu fazlasıyla aşıyor. Olaylarda kullanılan tetikçilerin tam da profile uygun olması zaten bu tür eylemlerin tabiatındandır zaten. Eylem, tür itibariyle bizdeki Danıştay saldırısına ne kadar da benziyor?
Orada da Danıştay’ın başörtüsüne karşı vermiş olduğu yasaklayıcı bir karara karşı tahriklere gelen bir vakit gazetesi okuyucusu, “dinci” profili özenle hazırlanmıştı, ama saldırganın suçüstü yakalanması bu profilin yaratması beklenen etki bertaraf edilmişti.
Paris saldırısıyla birlikte de İslamofobik duygularda bir patlama yaşanması hedeflenmiş olmalı. Zaten yükselme eğiliminde olan bir İslamofobik trendin ortasında yaşanıyor bu olay. Bu eğilimi güçlendireceği ve hızlandıracağı çok açık görünüyor. Daha şimdiden Avrupa’nın bir çok ülkesinin bir çok şehrinde camilere saldırı, Müslümanlara polis ve diğer vatandaşların davranışı konusunda hissedilir bir farklılık yaşanmaya başladı.

Ancak Avrupa’da gelişmesini beklediğimiz bu İslamofobik söylemlerden önce Türkiye’de veya İslam dünyasında çok daha ağır bir İslamofobik söylemin bu olay vesilesiyle ifade edilmese başlaması ilginç. Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin Ruşen Çakır’a olayın şoku içinde yaptığı değerlendirme, kayıtlara tam da bu bağlamda geçmesi gereken bir örnek. 
Bir dokunmuş Ruşen Çakır, Göle’den bin ah işitmiş, ama alakaları tamamen karıştırmış ahlı vahlı bir değerlendirme. Getirmiş hızla olayı AK Parti’ye bağlamış ama neresinden bağlamış anlaşılır bir tarafı yok. Bu terör değil, artık tam bir barbarlık diyor Göle, böylece olayın vahametini ne kadar anlamış olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu mudur yani? Bu değerlendirmeyi yapmak için sosyoloji profesörü olmaya ne gerek var?

Belli ki bir illiyet kuramıyor olaylar arasında. Kuramadığı illiyeti, yeri gelmişken AK Parti’ye karşı bütün “iyi duygularını” ifade ederek kurmuş oluyor. Artık uysa da uymasa da… Tam da terörün hedeflediği duygusal atmosferi yaklaamış oluyor. 
Yahu daha olayın şokundasın, azıcık bekle, önünde arkasında ne var bir anlamaya çalış, sonra yine duygularını ifade edersin desek, faydası olur mu acep?
İslamofobi, diğer bütün ırkçı söylemler gibi, önce illiyet bağlarının duygulara ezdirilmesiyle, düğümlenmesiyle çalışır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: