Prof. Dr. Yasin AKTAY

Özgürlük, sorumluluk ve eşcinsellik

Dostoyevski’nin romanlarında ortaya koyduğu meşhur komplekslerden birine değinmiştik. Günahkarlar, özellikle papazların, din adamlarının günah işleme ihtimalini genellikle büyük bir sevinçle, adeta bir müjde gibi karşılarlar. Bu onların da günahkarlıklarını meşrulaştırır, normalleştirir, rahatlatır çünkü.

Bu müjde dilinin medyadaki karşılığını çok sık yaşarız. Sıradan bir insanın çok normal olarak yaptığı bir çok şeyi bir imam veya bir rahip yaptığında sansasyonel haberlerin konusu olur. Bu haberin satıcısından alıcısına kadar pazarını belirleyen, insanların içlerindeki günah baskısından kurtulma ve arınma isteğidir aslında. Tabii ki cahiliyeye özgü bir yolla.

Tam tersinden bakıldığında, kendi içinde tutarlı dindarların da günahkarlara ayrı bir rahatsızlık verdiği durumlar da tipiktir. Bunun ardındaki psikolojiyi aslında Lut kavmi, temiz kalmaya çalışanlara karşı çok iyi yansıtıyor: “Çıkarın bunları diyarınızdan, güya bunlar çok temizlermiş.”

Temiz olma, temiz kalma arzusu ve talebi de cürmün kol gezdiği, neredeyse bir norm haline gelmiş olduğu, kurulu düzenin kuralı haline gelmiş olduğu yerlerde ciddi bir sorun oluşturur, düzeni tehdit eder. Bu sadece livata hususunda değil, başka cürüm alanlarında da böyle.

Rüşvetin ve hırsızlığın veya ırkçı ayırımcılığın, kadınlara veya zayıflara zulmetmenin herkes tarafından bir hak gibi görüldüğü bir yerde rahatsızlık vermek ve oyunbozan sayılmak için sadece itiraz etmeniz gerekmiyor, temiz kalmakta direnmek bile bir rahatsızlık konusu olabiliyor.

Bilindiği gibi Lut kavminin olayında livatayı bir norm haline getirmiş olan toplumun kendi özel hayatı içinde livatayı yaşamaktan daha da büyük günahı, buna herkesin uymasını istemeleriydi. O yüzden Hz. Lut’a iki yabancı ve parlak misafirin gelmiş olduğunu duyduklarında koşup onları da kendi hayatlarına çekmeye çalışmışlardı. Hz. Lut o misafirlerini korumaya çalışıp onlara teslim etmemekte diretince “çıkarın bunları diyarınızdan, temizlermiş.”

Buradaki “temizlermiş!” ifadesindeki tonlama, “bize temizlik taslıyorlar, bizi kirli sayıyorlar, bize bizim bilmediğimiz bir norm taslıyorlar, hayat tarzımızı karalıyorlar” anlamlar taşıyor. Belli ki temiz kalma isteği o toplumdan dışlanmanın gerekçesi sayılıyor.

Livata kültürünün böyle bir istenci var. Nietzsche’nin ifadesiyle çok şiddetli bir “iktidar istenci” ile yüklü bir yaşam biçimi. Ve tarih her zaman tekerrür ediyor. Bugün de neticede tarihin her döneminde var olmuş ve muhtemelen bir sapkınlık biçimi olarak da var olmaya devam edecek olan eşcinsellik özel hayatta gizli olarak yaşanmakla yetinmiyor, bir kimlik olarak tanınmak ve itibar görmek istiyor ama bununla da yetinmiyor, emperyal bir tarzda giderek herkesi bu günaha ortak etmeye çalışıyor. İnsanları bu işe özendirmek için türlü türlü ve sinsice yollara başvuruyor.

Yoksa daha önce de ifade ettiğimiz gibi, cinsellik insanların özel hayatlarıyla ilgili bir konudur ve kimsenin başka insanların hayatlarına tecessüs ederek deşip ifşa etme hakkı yoktur, devletin bile. Cinselliğin kamusal alanda ifşası konusunda belki eşcinsellerin haklı olabilecekleri tek konu erkek ve kadın cinselliğinin serbestçe teşhir ediliyor olmasıdır. Oysa İslam eşcinselliğin teşhirine ve özendirilmesine karşı olduğu kadar erkek ve kadının cinselliklerinin kamusal alanda teşhirine de karşı çıkar. Sürekli kışkırtılan bir cinselliğin toplum sağlığını fena halde bozduğu bir gerçek. Dolayısıyla burada birilerinin “homofobizm” diyeceği türden bir ayırımcılık var sayılamaz. Erkek ve kadın cinselliğinin aşırı vurgulanmasının sadece insan bedenini metalaştırmış olan kapitalizmin işine yaradığı, onun dışında toplumu ifsad eden bir etki yaptığını söylemekten neden çekiniyoruz?

Burada bir özgürlük sorunu görenlerin, görmesi gereken bir-iki şey daha var: kadın ve erkek bedenini kendine metalaştırmış kapitalizmin akıl ve sorumluluktan boşanmış tüketicileri olma tehlikesi. Evet, kapitalizm insanların metalarını tüketme özgürlüğü talep eder ve bütün bir özgürlük sorunu bu tüketme özgürlüğü üzerine kuruludur.

İkincisi elbette insanın özgürlüğü sorumluluğuyla dengelenmesi gereken bir şeydir ve bu sorumluluk bilhassa özgürlüklerin kullanımında başka insanların hak ve özgürlüklerine temas ettiği sınırlarla ilgilidir. Hududullah diye bildiğimiz “Allah’ın sınırları” aslında başka insanların haklarını işaret eden sınırlardır. İnsan başka insanlara karşı suç işlediğinde bizzat Allah’a karşı suç işlemiş olur.

Bu itibarla, eşcinselliğin lanetlenişi kendi içinde kalan bir günah olmayışından, başka insanların haklarına tecavüz eden bir boyuta sahip olmasındandır.

Aslına bakarsanız insan davranışlarının bir çoğunda bu sosyal boyutlar vardır. Yani insanın kendi bireyselliğiyle sınırlı kalmayın, başka insanlara etkisi olan davranışlar. Kendi içkisini kendi evinde kimseye etki etmeyecek şekilde içen kişinin günahı kendinedir ve kimsenin diyeceği bir şey olmaz. Ancak içtiği içki dolayısıyla eşine, çocuklarına şiddet uygulayan veya trafiğe çıkıp kazaya sebebiyet verenin içkisi artık kamusal bir meseledir.

Koronavirüs günleri aslında bize bir sosyal eylemin bireysellik sınırlarını ve başkalarına karşı sorumluluğumuza dair önemli dersler vermiş, geniş ufuklar açmış olmalı.

İşledikleri günahın günah olarak kodlanmasına bile tahammül etmeyen eşcinsellerin arzu ettikleri, kurmaya çalıştıkları dünyanın bütün insanlar için nasıl bir felaket olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil halbuki.

Bunun için dine, bilhassa İslam’a bir öfke duymaları da şaşılacak bir şey değil. İslam’ı çağlar öncesinde kalmış bir anlayış olarak nitelemeleri de herkese dayatmaya çalıştıkları sapkın normun en arkaik, en ilkel kibrini ifade ediyor. Bu psikoloji en kadim zamanlarda bile fırsatını bulduğunda sadece özgürlük talebiyle yetinmediğini, bütün topluma kendi normunu dayatmaya çalışan faşizan bir tabiata sahip.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: