Prof. Dr. Yasin AKTAY

Oruç ve Sorumluluk

Bugün, AK Parti Dış İlişkiler Başkanlığının ülkemizde görev yapmakta olan büyükelçilere verdiği 8. Geleneksel iftar dolayısıyla yaptığım konuşmadan bir bölümü paylaşmak isterim:

Oruç, İslam öncesinden başlayan, dolayısıyla çok farklı dinlerin, kültürlerin, milletlerin bildikleri veya uyguladıkları bir ibadet.
Tarihsel olarak farklı nesilleri birbirine bağlıyor. Coğrafi olarak da aynı anda dünyanın her yanında yaşanan bir ortak tecrübe olarak insanlara düzenli olarak bir şeyler hatırlatıyor.

Neyi hatırlatıyor?
Hangi durumda olursak olalım, başka insanlara, bilhassa ihtiyaç sahibi insanlara, zor durumda olanlara karşı sorumluluğumuzu hatırlatıyor.

“Komşusu açken, kendisi tok yatan bizden değildir” buyurur Hz. Muhammed (SA).
Komşuya karşı sorumluluk bütün dinlerin üzerinde durdukları çok önemli bir etik kuraldır.

Bugünkü dünyada, takdir edersiniz ki, komşunun anlamı da kapsamı da epeyce değişmiştir.
Yaşadığımız refah toplumlarında, yakın mesafelerimizde aç yatan komşularımız, sıkıntı çeken komşularımız olmayabiliyor.
Oysa küreselleştikçe küçülmüş olan dünyamızda dünyanın her yanındaki aç insanlar, zulüm ve baskı altında yaşayan insanlar bizim komşumuzdur. Onlara karşı sorumluluğumuzu göz ardı edemeyiz.
Coğrafi olarak bize uzak olmaları bizim üzerimizden sorumluluklarını kaldırmıyor.

Ve refah bolluğu içinde yaşayan dünyamız, açlığa, sıkıntılara, katliamlara, zorunlu göçlere, yerinden yurdundan edilmelere karşı kötü bir imtihan vermektedir.

Halihazırda sadece Türkiye’ye Suriye’den canını kurtarmak üzere göç etmek zorunda kalanların sayısı 2 milyona ulaşmış bulunuyor.

Bir o kadarı da Ürdün, Lübnan ve Irak’a göç etmek zorunda kalmış durumda.
Türkiye Suriye’de Esat zulmünden kaçmak durumunda kalanlar kendi kapılarına dayandığında bunun insani bir sınav olduğunu idrak etmiş kritik bir karar vermiş ve açık kapı politikası uygulamıştır. Canlarını kurtarmak üzere gelenlerin ne dinine ne mezhebine ne de etnik kökenine bakmamış, sadece insani yardıma muhtaç insanlar gözüyle bakmış ve ayırım yapmaksızın herkese yardım elini uzatmıştır. Türkiye bu gelenlere mülteci bile dememiş, “Tanrı misafiri” gözüyle bakmıştır.
Ne yazık ki, hem mülteci sorununa dünyanın genel yaklaşımı, hem de bu kabulün yol açtığı sorunlar noktasında Türkiye takdirkar ifadelerden başka dünyadan yeterli destek görmemiştir.

Dünya hem bu mülteci sorununa karşı gereken ilgiyi göstermemekte hem de Suriye sorununu daha fazla ölüme yol açmamak üzere köklü bir çözüm iradesi ortaya koymakta aciz.

Her gün Akdeniz’deki istikrarsızlıklardan mütevellit gayrı insani şartlarda umut arayışıyla Avrupa’nın yolunu tutan gemilerde yolculuk yapan insanların denizde trajik biçimde son bulan hayatlarına tanık oluyoruz. Yaşamakta olduğumuz konforlu hayatlara, gelişmiş hayat standardına bu dramların ağır gölgesi düşmektedir.
Ramazan, tam da bu ağır gölgeleri hissettiren, bu olaylara karşı sorumluluklarımızı hatırlatmakla kalmayıp, bunu bir dini vecibeye dönüştüren özel bir zamandır.

Bizler refah seviyelerimizi her geçen gün artırmanın telaşı içindeyken, dünyanın başka noktalarında insanlar açlıktan ölüyorsa, zulüm görüyorsa “bu onların sorunu, bizi ilgilendirmez” diyemeyiz. Ramazan bilinci böyle bir yaklaşımı meneder.
Bizim refahımızda, servetimizde mutlaka gecelerini aç geçirmek zorunda kalan insanların hakkı vardır.
Ve, zulmün karşısında susmak zulme ortak olmaktır.
Bundan dört yıl önce ekmek, onur ve özgürlük talebiyle yola çıkan Ortadoğu’daki ülkelerin halklarının kısa süre içinde ulaştıkları demokrasiye ne yazık ki, dünya yeterince destek vermedi. O demokratik halk devrimleri kısa süre içinde yerini askeri darbeler veya kirli paylaşımların hüküm sürdüğü iç savaşlar aldı.

Mısır’ın 7 bin yıllık tarihinde halkın oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı binlerce masum insanın kanını akıtan bir askeri darbe yapıldı. Bu darbeyi yapanlar kendi suçlarının hesabını vereceklerine devirdikleri insanların yüzlercesini hızlı ve keyfi bir biçimde idama mahkum etmiş, şimdi de bu idamları en kısa sürede gerçekleştireceklerini bütün dünyaya duyurmaktadırlar. Ne yazık ki, ne askeri darbelere ne de bu, yargı yoluyla işlenen katliamlara karşı dünyadan yeterli bir tepki görmüyoruz.

Bugün İsrail’in uzun süredir en temel ihtiyaçlarını bile karşılama imkanından mahrum bıraktığı, kuşatma altındaki Gazze’nin hali ortada.

Bütün bunlar karşısında dünyanın sergilemekte olduğu duyarsızlık, içinde bulunduğumuz Ramazan ayının mana iklimiyle çok çelişiyor.

Türkiye dış politika alanında, barışı, adaleti ve insani değerleri her zaman önceleyen bir yaklaşım sergiledi.
Türkiye’nin bu dönemde bir dış politika paradigması olarak “komşularla sıfır sorun” hedefini belirlemiş olması basit bir dış politika seçeneğinden ibaret değildir. Biraz da komşularımıza karşı varoluşsal sorumluluğumuzun bir ifadesidir.

Bölgede yaşanmakta olan yoğun çatışmalara ve sorunlara bakarak bu hedefi ulaşılmaz, bu siyaset biçimini de fazla romantik bulanlar bilmeli ki, bu siyaset tarzı bir niyettir, bir istikamettir ve bu haliyle yanlışlanabilir bir siyaset değildir.
Türkiye 13 yıl içinde AK Parti’nin güçlü liderliği altında Bir yandan AB yolunda kararlı adımlarla ilerlemeye devam ederken, diğer yandan her bakımdan devrim niteliğinde bir değişim sürecini yaşadı.

Bu değişimin bir özeti, “bir devlete ait bir milletten, bir millete ait bir devlete” ulaşmış olmamızdır. İnsan onurunu merkeze alan bu değişimde rahatlıkla diyebiliriz ki, artık tamamen halkının emrinde ve hizmetinde olan bir devlet vardır ve emin olun bu devlet eskisinden çok daha güçlüdür.

Kuşkusuz, bu devrimin dönüm noktasını geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşadık. Halk ilk defa kendi başkanını doğrudan seçmiş oldu.
Bu seçimlerin ardından 7 Haziran’da yaşadığımız seçim süreci de bu sürecin neticesinde oluşan tablo da Türkiye’de AK Parti döneminde yapılan köklü reformlarla, demokratikleşmede ulaştığımız seviyenin güçlü bir ifadesidir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: