Prof. Dr. Yasin AKTAY

Ordu ve halk arasındaki asimetrik güven ilişkisi

Türk halkı ile Türk ordusu arasındaki güven ilişkisi tam bir asimterik ilişkidir. Yapılan bütün anketlerde Türk halkının en güvendiği kurumlar sıralamasında ordu hep en önde gelir ama nedense bu güven odusundan ciddi bir karşılık bulmaz. Türk ordusu her fırsatta gösterdiği gibi kendisine bu kadar fedakârca ve aşkla güven duyan halkına güvenmez.

Perşembe akşamı Samanyolu Haber”de Mümtaz”er Türköne ile Faruk Mercan”ın sunduğu Endaze programının konuğu Psikiyatrist Doç. Dr. Erol Göka ordu ile toplum arasındaki bu ilişkideki tuhaflığa dikkat çekti. Ordu bu güvensizliği demokrasiye güvenmeyerek, demokrasinin ortaya çıkardığı iktidar ihtimallerini şu veya bu şekilde ülke için bir tehdit kaynağı olarak değerlendirerek her fırsatta gösterir.

TSK”nın şu ana kadar tehdit değerlendirmesine konu olan bütün gelişmeler Türk halkının demokratik süreçler içinde ortaya koyduğu durumlar olmuştur. Ordu her seferinde halkın geliştirdiği dinamiklerde ülkenin güvenliğine tehdit içeren unsurlar bularak halka güvensizliğini sergilemekten geri durmamıştır. Kendi halkını hiçbir zaman kendi aklını kullanabilecek bir olgunlukta görmeyen ordu o yüzden askerlik mesleğiyle hiçbir ilgisi olmayan birçok konuya doğrudan müdahale etme yetkisini sürekli elinde tutmak ister. Halkının ne giyeceğinden kimlerle ne tür arkadaşlıklar kurması gerektiğine dair her konuda halkına vesayet etmeye devam etmek ister. Bir türlü isteği gelişmeleri göremediği ölçüde halkına karşı derin hayal kırıklıkları yaşamakta ve yine de halkın bazı karanlık mihrakların etkisi altında yoldan çıkarıldığını düşünür. Bu “mihraklar algısı” bütün ülkeyi iç düşmanlarla sürekli olarak sürdürülen bir savaş alanına dönüştürmeyi gerektiriyor.

Diğer yandan yaşadığı bütün darbelere, askerlik hayatında veya sivilde kendisinden gördüğü onca kötü muameleye rağmen halkın ordusuna hiç azalmayan sevgi ve bağlılığı: İşte size asimetrik bir aşk-güven ilişkisi.

Bu aşk ilişkisini siyaset bilimcileri veya sosyologlar istedikleri gibi değerlendire dursun, konu neresinden bakarsanız psikiyatrik bir konudur ve soru işin ehline sorulmuştur. Erol Göka bu asimetrik aşk ilişkisini çarpıcı analizleriyle uzun uzun açıkladıktan sonra yine de halkın karşılığını bir türlü göremediği bu güvenin tükenmez bir iktidar kaynağı olmadığını ve giderek sonuna gelindiği uyarısını yapmayı ihmal etmiyor.

Ordu bu güveni tükenmez bir iktidar kaynağı olarak görüyor ama karşılığını halka güvenerek ödemediği sürece sorgulanmaya ve bu güveni yitirmeye yüz tutuyor. Esasen bu güvenilirliğin mahiyetini de iyi anlamak lazım. Bu, ordunun darbe girişimlerinde bulunmasına, siyaset üzerinde vesayet kurmasına hukukun üstünde durmasına verilmiş bir vize olarak anlaşılamaz.

Ordu hatta TSK kavramı insanların gözünde çok soyut bir kategoriye işaret ediyor. Siyasetçi veya hukukçu, insanların günlük hayatında daha somut insan gerçeğine tekabül ettiği halde asker, insanların dini söylemleriyle şehadet, gaza, Peygamber Ocağı, Mehmetçik gibi yan anlamlarla desteklenen bir soyutlama olarak çalışıyor. Bu güven duygusu da aslında halkın kendisiyle özdeşleştirdiği bu soyutluğa yöneliyor yoksa somut hayata temas eden bir asker için ne siyasette ne de günlük hayatta bir kıymete dönüşemiyor. Bunda askerlerin kendi alanlarının dışına çıktıkça çok kötü bir profil çizmek durumunda kalmalarının da rolü büyük tabi. Askeri vazife alanında bütün vakarıyla ifa edilen rol başka alanlara özellikle de siyasete hariçten gazel olarak daldığında hiçbir güzellik yaratamadığı gibi en ufak bir saygınlık uyandıramıyor.

Nitekim halkın siyaset sahnesinde o çok güvenilen TSK mensuplarının rehberliğine şimdiye kadar itibar ettiği görülmemiştir. Üniformayı bırakıp siyasete atılan bir komutanın peşinden kitlelerin gittiği de görülmemiştir.

* * *

Erol Göka”nın tespitlerini nakletmişken epeydir elimin altında bulunan son kitabından da bahsetmek iyi olur. “Ölme” başlıklı son kitabında Göka geleneksel toplumdan modern topluma geçerken ölüm algısının nasıl bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor. Geleneksel dünyada hayat üzerinde sürekli kendini hatırlatan bir uyarı olma rolü sürekli yeniden üretilen ölüm gerçeği modern dünyada hayattan gittikçe uzaklaştırılıyor. Ölümü unutmak ve unutturmak üzere yaşıyoruz hayatı, bu da başka insanlarla var olan en asgari ortaklığımıza karşı da bizi kayıtsızlığa itiyor. Bireysel hayatımızda ve gündelik hayatımızın tanziminde ölümü unutmak bizi hayata daha fazla duyarlı hale getirmiyor aksine sadece kendi hayatımıza gömülüp kalmamızı sağlıyor sadece geriye kalan insanların ölümünü ise her gün duyarsızca ve bize herhangi bir şey söylediğini hesaba katmadan seyredip geçeriz.

Ölümle ilgili soruları olan herkese tavsiye edebileceğim kitap Timaş yayınlarından çıkmıştır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: