Prof. Dr. Yasin AKTAY

Ölüler ve şahitler

İnsanları ölüyken daha mı çok seviyoruz ne?. Yaşarken nice bir hırpaladığımız, bir kaşık suda boğasımız nice kişinin öldükten hemen sonra büyük yanlarını keşfediveriyoruz. Hani tarihyazımının en önemli malzemelerinden birisi ölenlerin ardından söylenenlerse, tarihin işi gerçekten çok zor; bütün bir tarih birikiminden, önce ölümleri ve bu ölümlerin tarih yazımı üzerindeki etkisini ayıklaması gerekecek.

Bazen bir acıma duygusu kaplar bizi ölüm karşısında. Bu kadar kötü olan kişinin ölmek suretiyle günahlarının bedelini yeterince ödemiş olduğunu düşünürüz. Ölüm vicdanımızın mahkemesi üzerinde çok garip ve belirleyici bir etki yapar; mevtanın ardından kötü konuşmamak bir yana, mevtayı yargılayıp alelacele beraat bile ettirmeye zorlayan bir etki. Ölüm bütün kusurları örtüp gitmekle kalmıyor, ölen kişiyi kültleştiriyor, kutsallaştırıyor. Yıllarca an be an yoğun ve karmaşık bir duygusallıkla yaşadığımız bir hayata bakışımızı bir anda değiştirir ölüm. Mevtadan alacağınız bir şey kalmışsa bile, açıktır ki, onun artık bize vereceği bir şey kalmamıştır.

Hz. İbrahim bile yaşarken kendisiyle çatışan ve geçimini put üretmekle sağlayan babası Azer”in, ölümünün ardından Allah”tan affını ister. Kur”an-ı Kerim”de İbrahim”in bu konuda doğruyu göremeyecek kadar halim biri olduğu ve bundan dolayı uyarıldığı anlatılır (Tevbe, 114).

Bazen de, ölüleri artık iktidar alanımıza karışamayacakları için severiz. Şükranla ifa ederiz son vazifelerimizi. Yaşarken hayatı kendilerine zindan ettiklerimize öldükten sonra cömertçe kahramanlık ünvanını yakıştırıveririz. Bunun bir maliyeti olmuyor çünkü. Ne maliyeti, bu müthiş bir kazanç kaynağı bile olabiliyor. Mevtaya ölüm sayesinde cömertçe yapıştırılan masumiyet ve kültleştirme üçkağıtçılar için bir geçim kaynağı olabilir. Kendisi konuşamadığı için onu en iyi anlamış olduklarını iddia edenler başlar onun adına konuşmaya. Konuştukça bir yandan kendilerini aklar, bir yandan ölümün soğuk kutsallığından nemalanan bir iktidar kurmaya çalışırlar.

Atatürk”ü de ölüyken daha çok sevdiler, netekim. Onun ölüsünü kesinlikle dirisinden daha çok sevdiler. Çizdikleri Atatürk profili zaten yaşayan, canlı, kanlı, insan bir Atatürk profili olmamıştır. Kimse sağken onunla geçirdiği hiçbir kötü anısını anlatmadı. Ölümün sağladığı o kutsiyetle kimse karşı karşıya kalamazdı. O yüzden ölümün ardından pür ve pâk bir asr-ı saadet yanılsaması çıktı ortaya. Atatürk”ü kahrından öldürenler cenazesinde en ön safta tuttular yerlerini.

Ya hayatımızdaki en iyi Özal, mevta Özal olmadı mı? Ölümünün ardından yazılanlara bakılsa sanırdınız ki, yaşasaydı, o müthiş projelerini hayata geçirmek üzere bütün insanlar aguşlarını açmış bekleşiyorlardı. Dile getirdiği esnada herkesin sinirlerini ayağa kaldıran fikirler, projeler, bir anda “anlaşılmamış kurtuluş reçeteleri”, “takdir edilememiş müthiş düşünceler” oluverdi. Yaşandığı esnada “gaf” olarak karşılanan ve eleştirilen birçok davranışı onun sempatikliğini ve dobralığını gösterdi ölümünden sonra.

Ölüleri hayırla yâd etmek iyi de, bunlar çoğu kez bir ölü-seviciliğin ikiyüzlülüğünü örtbas ediyor. Ölümünün üzerinden altı gün geçtikten sonra nihayet musallaya getirilen, Ecevit”e, bu altı günlük süre ilginç bir muhasebe vesilesi de sağladı. Altı gündür, hakkında yazılanlardan neredeyse hataları ve sevaplarının bir bir ortaya döküldüğü amel defteri doldurulacak.

Bu defterin tutulma şeklindeki çelişkiyi Yeni Şafak”ın dünkü nüshası “rahmetliyi iyi bilirdik, ama…” başlığı altında çok iyi yansıttı. Ölümü üzerine bir Ecevit kültü üretecek şekilde yazan meşhur kalemlerin, çok değil sadece dört yıl önce yazdıklarıyla karşılaştırıldığında ortaya gerçekten izahı zor bir durum çıkıyor. Bu, ölüleri hayırla yâd etmekten öte bir şey; ölü sevicilik değilse, bir yalancı şahitlik. Bugün söylenenler doğruysa dört yıl önce söylenenleri ne yapmalı? Ya dört yıl önce söylenenler doğruysa bugünkü sözlerin anlamı ne?

Anlamı sanırım Fatma K Barbarosoğlu”nun da köşesinde yazdığı gibi onun “altın yumurtlayan bir tavuk” olarak görülen sıra dışı kullanışlılığında yatıyor.

Türk siyasetinde belki en fazla kullanılmış isimlerden biriydi Ecevit. Onun kişisel siyasi hırsı da, solculuğu da, sosyal demokratlığı da hep başkalarınca trajik bir biçimde istismar edildi. Dürüst politikacıydı, ama etrafında hep onun dürüstlüğünden faydalanıp büyük vurgunlar yapan asla dürüst olmayan yoldaşları oldu. Halkçılığı, bir dönem halka rağmen var olmakta ısrar eden sistemin en güçlü araçlarından biri oldu. Sağlığı tepe tepe kullanıldı. Yaşlılığı bir karizma unsuru olarak ambalajlanıp ömrünün son yıllarında Cumhuriyet tarihinin en arsız operasyonu için kullanıldı. Bu esnada hastalandı, hastalığı kullanıldı. Bugünse ölümü ve cenaze töreni yine açgözlü bir istismara konu ediliyor.

Cenazesi ahvaline şahitlik edemeyeceklerin, ölümünden de yararlanabilecekleri şekilde bir siyasi miting olarak planlandı. Yaşarken hep maruz kaldığı saygısızlığa ölürken de maruz kalmak… Bu bir Ecevit trajedyası..

Güle güle Karaoğlan.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: