Prof. Dr. Yasin AKTAY

Nüfus ve sorunlarını yönetmek

Ekonomik gelişme veya geri kalmışlık ile nüfus arasındaki ilişki tam olarak nedir? Bu sorunun sosyal bilimlerdeki basit cevabı, nüfus oranı ile güç arasında doğrusal bir ilişkiye işaret eder. Devletler için eski çağlardan beri en önemli güç ölçülerinden biri yönettikleri nüfusun miktarı sayılmştır.

Ancak garip bir biçimde altmşlı yıllardan itibaren Doğu-İslam toplumlarına geri kalmışlıklarının en önemli sebeplerinden birinin nüfus fazlalıkları olduğu telkin edildi. Bu telkinin basitçe Batı-merkezli bir risk değerlendirmesine dayanıyor olduğu o zaman da belliydi aslında. O günkü haliyle kentleşmesini tamamlamakta olan Batı toplumlarının bir aşama sonrasında bu dönemde elde etmiş oldukları bütün avantajlarını sadece nüfus faktörü dolayısıyla kaybedecekleri açıktı.

Sosyoloji, demografi ve ekonomi bilimleri hatta psikiyatri ve ilahiyat bile bu konudaki telkinleri bilimsel kampanyalara dönüştürdü. Çok çocuk sahibi olmanın bir ülkenin, bir toplumun, bir ekonominin, bir ailenin, bir kadının, hatta bir çocuğun başına ne kadar büyük sorunlara yol açtığını anlatıp durdu.

Bütün bu kampanyaların toplam etkisi altnda 1-2 çocuklu aile tam bir norm halini aldı ve bu normu aşanlar üzerinde başta kendi yakın çevresi olmak üzere büyük baskılar oluşmaya başladı.

Bu baskılar ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault”nun aşağıdan yukarıya doğru işleyen iktidar modelini de doğruluyordu ama bu model yine de tek yönlü çalışmıyor, işi şansa bırakmamak adına yukarıdan aşağıya da işletilmeye devam ediyordu.

Tekrar başlangıçtaki sorumuza, yani gelişme ile nüfus arasındaki ilişkiye dönersek, bu ilişki aslında hiç yoktu veya varsa bile tam tersi bir ilişkiydi hep. Ortada artan bir nüfus varsa onun yaratacağı sorunlar da olacaktı ve bu sorunlar yönetime talip olanlar için zor olmamalıydı.

Oysa bizde galiba bir model olarak hep sorunları kestirip atmak, sorun çıkan yerleri yok etmeye çalışmak bir sorun çözme yöntemi olarak benimsenmiş. Kentleşme konut ihtiyacı çıkarıyorsa, sağlık ve sair hizmetlere ihtiyaç doğuruyorsa bu iltiyaçları gidermeye odaklanmak, bunun için müesseseler kurmak yerine insanları köyde tutmak çok daha ucuz, kestirme, baş ağrıtmayan, köklü bir çözüm gibi gelmiş olmalı.

Liselerden mezun olan gençler üniversite talep ediyorsa ve eldeki üniversite miktarı hepsinin talebini karşılamaya yetmiyorsa barajlar, katsayılar koyarak üniversitelere girişleri önlemeye çalışırsınız. Alın size çözüm.

Nedense mevcut okullar yetmiyorsa biraz daha fazlasını açıp mümkünse talep eden hiç kimseyi eğitim imkanından mahrum bırakmamak gibi bir yaklaşım benimsenmemiş.

Bu yaklaşımı beceriksiz yöneticilik ile açıklamak yine de iyi niyet varsaymayı gerektiriyor. Oysa sorunun belli bir seçkinci iktidarı sürdürme konusunda sergilenen aşır hırs ve hasmane tutumla ilgili kısmı çok daha belirleyici olmuş. Ancak, öne sürülen mazeret sorunların yönetilmesinin zorluğu olmuştur.

Bu düzeyden bakmaya devam edersek, sorunlara yaklaşım tarzı konusunda bugün biraz daha belirginleşen bir farkın altını çizebiliriz. Toplum doğası itibariyle canlı bir varlıktır ve geliştikçe sorunlar üretir, öngörülmüş veya öngörülmemiş olan sorunlar… Yöneticilik mahareti bu yeni sorunlarla başedebilme niteliğiyle temayüz eder. Sorun ortaya çıktığında onu halının altına süpürmek de sorunla başetme yollarından biridir, onu yok saymak da, küçümsemek de…

Başörtüsünü bir sorun olarak gören Süleyman Demirel”in şu sözleri de bir sorunla başetme yoluydu: “benim memleketimde yoktu böyle şeyler”. Bu sözlerde bir yöneticinin kendi memleketini sahiplenme tarzındaki mülkiyetçi kibir bir yana, o memleketi de tanımadığını veya en iyi ihitmalle bir toplumda bazı sorunların pekala sonradan da çıkabileceğini idrak yoksunluğu sırıtıyordu.

Oysa bugün bir çok alanda temayüz eden yönetim anlayışının en önemli farklarından biri toplumun ürettiği sorunları bir dezavantaj olarak görmek yerine onları bir fırsat olarak görmekten geçiyor. Kentleşme bir sorun değil bir fırsattır, örneğin, onu iyi yönetebilme fırsatı sunar yöneticiye. Nitekim, AK Parti”nin iktidara geldiği saatten itibaren bütün sorun alanlarının üzerine bir fırsatı değerlendirmek şeklinde gitmiş olduğunu söyleyebiliriz. Göç kaçınılamayan bir olgu, kente gelişler tabii ki konut ihtiyacı üretecek, işsizlik üretecek, ama konut ihtiyacını karşılamak üzere yapılacak uygun düzenlemelerin harekete geçirdiği inşaat sektörü hem konut kalitesinin standardını yükseltecek hem de istihdamda yapısal bir dönüşüm meydana getirecektir. Böylece birçok sorun açıkça bir fırsat olarak değerlendirilebilir, yeter ki, cesaretle yönetmeye talip olunsun.

Aynı şekilde üniversiteye her yıl 2 milyona yakın kişi okumak üzere başvuruyor. Bunu acze düşürecek bir sorun olarak görmek yerine yine bir fırsat olarak değerlendiren bir yaklaşım var bugün. Bu yaklaşım sayesinde bugün ülkenin her tarafında açılan üniversiteler hem ekonominin dinamiğini oluşturuyor hem de ülkemizin insan kaynaklarını değerlendirilebilir bir rezerve dönüştürüyor.

Aslında ülke aynı ülke, sorunlar da aynı ama, bugün sorunlar ezmiyor aksine ülke kaynaklarını harekete geçiren bir fırsat alanı olarak değerlendiriliyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: