Prof. Dr. Yasin AKTAY

Neden bağırıyorlar?

Dilini bilmediğiniz yabancı biriyle karşılaştığınızda, meramınızı kendi dilinizde anlatamazsınız da, ne hikmetse avazınız çıktığı kadar bağırdığınızda muhatabınızın sizi böylece anlayabileceğini zannedersiniz. Oysa aynı dilde konuşuyorsunuz, yani sesinizi istediğiniz kadar yükseltiniz, muhatabınızın sizi anlayamayacağı bir dil içinden konuşuyorsunuzdur. Sesinizi yükseltmeniz sözünüzü daha anlaşılır kılmıyor, sadece komikliğinizi artırıyor, muhatabınıza meramınızı anlatacak dilden yoksun olduğunuz gerçeğini biraz daha sergiliyor.

Özellikle Bahçeli”nin, biraz da Kılıçdaroğlu”nun olup bitenlere bir hayli yabancı kaldığı anlaşılıyor. Bambaşka bir dilden konuşuyor, bambaşka bir telden çalıyorlar. Olup bitenleri yorumlamakta güçlük çekiyorlar. Zaten Kılıçdaroğlu süreçle ilgili görüşleri sorulduğunda “olup bitenlerle ilgili hükümet bizi bilgilendirmiyor, o yüzden olanları izlemekle yetiniyoruz, destek mestek beklemesin kimse bizden” demişti de, sadece hükümete sitem ediyor sanmıştık. Öyle ya, cümle alemin bütün detaylarına vakıf olduğu hadiselerden bu kadar da habersiz olamazdı herhalde.

Meğer gerçekten de bilgilendirilmediği için sürece tamamen gözü-kulağı kapalı kalmayı tercih ediyormuş. Ama süreçle ilgili konuşmak zorunda kaldığında anlamadığı, takip etmediği, o yüzden tamamen kopuk olduğu olayla ilgili aşırı yargılar ileri sürmekten kaçınmıyor, ama bir sorunu var olaydan gerçekten tamamen kopuk, o yüzden yargılarını da bağırarak ifade ediyor.

Bahçeli ise, her halükarda bağırıyor. Sözlerinin bir anlam ifade etmediğini gördükçe sesini daha da yükseltiyor, ama nafile herkes onu çok iyi anlıyor ama o hiç kimseyi anlamıyor. Bir kez bugün konuşulmakta olan sorunlara kulak kabartsa, kendisini geçelim, bir tercüman çalıştırıp onun tercümesi üzerinden anlamaya çalışsa, o kadar da çok bağırması gerekmeyecek belki. Ne var ki, ne Kılıçdaroğlu”nun ne de Bahçeli”nin kimseyi anlamaya niyetleri yok.

Aslına bakarsanız onların iktidar olmaya niyetleri de yok. Belki daha doğrusunu şöyle ifade edebiliriz, demokrasi yoluyla halkı dinleyerek anlayarak ve ikna ederek, ondan oy alarak iktidar olmak çok zahmetli, bu yola koyulmaya niyetleri yok. Hâlâ kendi projeleriyle, halka kendi hitaplarıyla bir vaatte bulunarak, oyunu alarak iktidara gelebilme yolunu kapalı görüyorlar. O yüzden halkı gözden çıkarıyorlar.

Tamam anladık, dayandıkları tabanın kültürel ideolojik özellikleri var ve o tabana hitap etmeleri gerekiyor. O tabanın bir siyasi partiden ideolojik beklentileri vardır, eyvallah, ama görüyorsunuz işte o tabanla kurduğunuz bu ilişki biçimi sizi hiç bir zaman iktidara taşımıyor, taşımayacak. MHP olarak bu ülkenin Kürdüne, Alevisine, başörtülüsüne ne vaat ediyorsun? Onları kazanmak için hiç bir şey yapmayı düşünmüyor musun? Onları ebediyyen başka partilerin seçmeni olarak mı göreceksin? Peki millet iddianı bu tercihinle nasıl geçerli kılabileceksin? Bunun üzerinde hiç düşündün mü?

Aynı soruları CHP için şöyle soramaz mıyız? Bu ülkenin bilhassa mütedeyyin- muhafazakar kesimi, başörtülüleri, Kürtleri de var. Onları kazanmadığınız sürece iktidara gelebilmek için artık başka bir Türkiye bulmak zorunda kalacağınızın farkında mısınız? Çünkü bu Türkiye”de artık eski yollarla iktidar olma yolu tamamen kapanmış bulunuyor.

BDP”nin de aynı soruyu sorması gerekiyor aslında. Türklerin çoğunluk olduğu bir siyasi arenada Kürtleri temsil etmekle mi sınırlayacak misyonunu, yoksa Türklere de söyleyeceği bir şeyler olacak mıdır? Muhtemelen çözüm sürecinin sonucunda BDP diğerlerine nazaran kendi misyonuna dair diğerlerinin sahip olmadığı bir avantaj yakalamış olacaktır. Bunu nasıl değerlendireceği tabii ki kendisine bağlıdır. Üstelik bütün partilerin ülkenin bütün kesimlerine aynı anda hitap etmelerinin gerekip gerekmediği sorusu da orta yerde duruyor. Yani pekala hiç bir zaman büyümeyecek bir kesimin temsiliyle yetinebilir partiler.

Ona biraz da partilerin ne istiyor olduğu karar verecek, ancak Türkiye siyasetinin bu süreçle birlikte bütün partilerin kendilerine çeki düzen verecekleri bir kavşağa gelmiş olduğu anlaşılıyor. Partiler hayatta kalabilmek, hele iktidara gelebilmek için kendi misyonlarını, vizyonlarını radikal bir biçimde yeniden tanımlamak zorunda kalacaklardır. Aksi durumda şu ana kadar herkese, toplumun her kesimine söyleyecek bir sözü, herkese sunabileceği daha iyi bir hayat önerisi olan AK Parti”nin, bırakınız 2023 hedefi, 2071 hedefi de kendilerini alıştırmaları gereken bir vizyon olacaktır.

AK Parti”nin gerçekten de hem Türklere hem Kürtlere, hem dindara hem laike, hem Alevi”ye hem Sünni”ye vaatkar ve fiilen de yakınlaşan bir söylemi ve pratiği var. O yüzden bütün bu toplumsal kesimlerin hepsinden oy alabiliyor. Onun için, Türkiye”de hatta Avrupa”da oylarını artırarak arka arkaya 3. kez iktidar olabilen ilk parti oldu. Çünkü oy alacağı seçmenleri bir dili olan insanlar olarak gördü, onları dinledi, anlamaya çalıştı, ve onların diliyle onlara muhatap oldu. Bağırıp çağırmadan, hakaret etmeden, dertlerini anlayıp en işi çözümleri üretmeye çalıştı.

Aslında muhalefet partilerine iktidara gelmenin yolunu öğretmek gibi olmasın ama, önlerinde, yakınlarında böyle bir modelin var olduğunu hatırlatabiliriz, bedavadan inceleyip takip edebilecekleri bir model…

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: