Prof. Dr. Yasin AKTAY

NATO’nun PYD ile imtihanı

Geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye ve ABD ilişkilerinde bir güven bunalımı yaşanmasına sebep olabilecek gelişmeler yaşandı. Bu gelişmelerin menşei uzun zamandır Türkiye’nin güvenliğine dönük eylemlerin odağı haline gelmiş olan PYD-YPG’ye dönük ABD desteğinden Türkiye’nin duyduğu rahatsızlıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby de düzenlediği basın toplantısında ABD’nin YPG’yi terörist örgüt olarak görmediğini ifade ederek Türkiye’nin endişelerini haklı çıkardı.
Günlük basın toplantısında “Türkiye’nin YPG’yi terörist bir örgüt olarak kabul ettiği fakat ABD’nin YPG ile işbirliğini devam ettirdiği, (YPG konusundaki) bu derin görüş farklılığına rağmen DAEŞ’e yönelik işbirliğini nasıl idare edebildikleri” şeklindeki soruya Kirby “YPG’yi ABD’nin terörist bir örgüt olarak değerlendirmediği, DAEŞ’e karşı mücadelede gösterdikleri başarı (!) ile bu yaklaşımı doğruladığı” mealinde bir cevap verdikten sonra bir koalisyonda tarafların tamamının aynı şekilde düşünmek zorunda olmadığını düşündüğünü söyledi.
İşin tuhaf tarafı YPG’nin DAEŞ’e karşı başarılarının (!) tamamından haberdar olan Kirby’nin aynı basın toplantısında kendisine yöneltilen BM’nin organları tarafından yayınlanan bir raporda YPG’nin Suriye içerisinde bir çok yeri tahrip ettiği, demografik yapıyı değiştirmeye çalıştığı şeklindeki tespitlerden habersiz olmasıydı. Kirby kendisine yöneltilen soruya cevap olarak bu raporu henüz görmediğini, hakkında yorum yapmasının yersiz olacağını söyledi.
Kirby’nin açıklamasıyla aynı zamana denk gelen bir başka açıklamanın da NATO Genel Sekreteri tarafından yapıldığı iddia edildi. İddiaya göre Stoltenberg BBC yayınına telefonla bağlanarak “Türkiye’nin, ABD öncülüğünde IŞİD’e karşı savaş için kurulan uluslararası askeri koalisyona büyük katkısı olacağını düşünmediğini” ifade etmişti. Yine iddiaya göre aynı yayında Genel Sekreter Türkiye’nin büyük ve güçlü bir ordusu olduğunu, NATO olmadan da kendisini koruyabileceğini; NATO desteğine ihtiyaç duymadığını söyledi. Belli çevreleri oldukça heyecanlandıran habere göre ayrıca Türkiye’nin eli kanlı terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonları “savunma ölçüleri” içerisinde kalmadığı için kabul edilebilir değildi, sorunun barışçıl ve siyasi yollarla çözümü ihtimalinin önünü kapatıyordu.
Haberi okur okumaz zihnimde beliren ya açıklamayı yapanın NATO Genel Sekreteri olmadığı, ya NATO Genel Sekreteri’nin NATO’nun kuruluş amaçlarından ve şartından habersiz olduğu ya da açıklamanın hiç yapılmamış olduğuydu.
Zira NATO kuruluşu itibariyle savunma amacıyla kurulmuş bir örgüttür. NATO Anlaşmasına taraf olan ülkeler, kendisini uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından mes’ul tutan Birleşmiş Milletler’in statüsünde yer alan tek tek veya bir arada meşru müdafaa hakkını kullanmaktadırlar. Diğer bir ifadeyle NATO (gerçekten böyle olup olmadığı tartışması ayrı bir fasıl olmak kaydıyla) saldırgana karşı üye ülkelerin toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin birlikte sağlanmasını amaçlayan, uluslararası barış ve güvenliğe bu şekilde katkıda bulunmayı amaçlayan bir örgüt durumundadır.
NATO’yu kuran anlaşma aslında son derece kısa ve net bir anlaşmadır. Kuzey Atlantik Anlaşması’nın en önemli maddeleri ise 4. ve 5. maddeleridir. Bunlardan 4. madde taraflardan herhangi birisinin toprak bütünlüğünü veya güvenliğini tehlikede hissetmesi durumunda Anlaşmaya taraf diğer ülkeleri istişarelerde bulunmak üzere toplantıya çağırabilmesi durumunu düzenlerken NATO’ya esas vasfını kazandıran 5. maddesi taraflardan herhangi birisinin saldırıya uğraması durumunda anlaşmaya taraf diğer devletlerin otomatik yardımla mükellef kılınmasıdır. Diğer bir deyişle Kuzey Atlantik Anlaşmasına taraf devletlerden herhangi birisi bir saldırıya uğradığı zaman NATO üyesi ülkeler saldırıya uğrayan ülkeye yardım etmek mecburiyetindedir. NATO Anlaşması’nın 5. maddesi örgütün kuruluşundan itibaren ilk ve son kez, 11 Eylül saldırılarının ardından işletilmiştir.
Herhangi bir devlet tarafından değil terörist bir örgüt tarafından saldırıya uğrayan ABD, NATO Anlaşması’nın 5. maddesini işletmiş; NATO’ya taraf olan devletlerin tamamı ABD’ye destek vermek mecburiyetinde kalmışlardır.
Savaşların biçim değiştirdiği günümüzde ABD’nin terörist bir saldırı sonrası NATO’nun 5. maddesini işletmiş olması, NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında görev ve sorumluluk alanlarını yeniden tanımlama süreciyle de uyumlu bir görünüm arz etmektedir. Zira NATO Soğuk Savaş’ın sona ermesinden hemen sonra gerçekleştirdiği zirvelerde uluslararası terörizmi NATO üyesi ülkelerin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden unsurlar arasında göstermiştir.
Bu çerçevede Türkiye’nin de Suriye ya da Irak menşeli terör saldırıları sonrasında NATO’yu göreve çağırması söz konusu olabilir. Böyle bir durumda NATO’nun, Stoltenberg’in yaptığı iddia edilen açıklamada olduğu gibi “Türkiye kendi güvenliğini sağlarken NATO’ya ihtiyaç duymaz” şeklinde bir cevap vermesi söz konusu olamaz.
Nitekim Türkiye Temmuz ayı içerisinde NATO’yu, 4.maddeye dayanarak toplantıya çağırmış; toplanan NATO Konseyi Türkiye’nin terörizme karşı yürüttüğü mücadelede yalnız olmadığını; Türkiye’nin yürüttüğü operasyonların NATO tarafından desteklendiği teyit edilmiştir. Bütün bunlar ortadayken Stoltenberg’in iddia edildiği gibi bir açıklama yapmış olmasına ihtimal vermedim. Neticede NATO tarafından bir açıklama yapılarak Stoltenberg’in böyle bir açıklamayı kesinlikle yapmadığı da ifade edildi.
Doğrusu bu yalan haber bir nev’i turnusol kağıdı işlevi gördü. Stoltenberg’in yaptığı iddia edilen bu açıklama ile ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün yaptığı açıklama birleşince kendilerinin ayırt edici vasfı olarak ABD karşıtlığını gösteren sosyalist kesimlerde ve PKK yanlısı kimselerde ilginç bir heyecan ve ABD-NATO sevgisi husule geldi.
Türkiye’nin NATO üyeliğine tarihsel olarak karşı olmakla övünen, NATO’yu emperyalizmin örgütü, Türkiye’yi de emperyalizmin ileri karakolu olarak değerlendirme eğilimi içerisinde olan bu kesimlerde beliren bu ABD-NATO sevgisi esasen var olan fakat baskılanmış şizofrenik aşk durumunun ortaya çıkışından başka bir şey değil. Anlaşılan bu kesimler NATO’dan değil Türkiye’nin üyesi olduğu bir NATO’dan rahatsızlık duyuyorlar.
Türkiye-ABD ilişkilerinde de Türkiye-NATO ilişkilerinde de dönem dönem güven bunalımları yaşandı. İl başta akla gelen Türkiye›nin Kıbrıs müdahalesi sonrası neredeyse kopma noktasına gelen Türkiye-ABD ilişkileridir. Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği tartışmaları bağlamında Türkiye dolayısıyla NATO’da yaşanan krizler de hatırlanabilir. Aynı şekilde Türkiye-AB ilişkileri de mevzu bahis edilebilir.
Fakat her üç örgütle de Türkiye’nin ilişkisi oldukça stratejik ve derin tarihsel bağlara dayanmaktadır. Zaman zaman bunalımlı dönemlerden geçse de ilişkiler kopmamış, restore edilebilmiştir. Yapılması gerekense Kirby’nin ifade ettiğinin aksine müttefiklerin tüm konularda, hele terörizm ve terörist örgütler konusunda aynı fikirde olmalarının sağlanmasıdır. ABD’nin terörist örgüt olarak değerlendirdiği DAEŞ’i örneğin Almanya’nın terörist örgüt olarak değerlendirmiyor olması nasıl müttefiklik hukukuna sığmazsa Türkiye›nin terör örgütü olarak değerlendirdiği YPG ve siyasal uzantısı PYD’yi ABD’nin terörist örgüt olarak değerlendirmiyor olması müttefiklik hukukuna sığmaz. Aksi bir durum müttefikler açısından düşünülemez. İlişkilerdeki güven bunalımı da ancak bu çerçevede ABD’nin atacağı adımla tamir edilebilir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: