Prof. Dr. Yasin AKTAY

Muharrem Orucu

Muharrem, Kerbela, Aşure, Hz Hüseyin, Yezid, Hürr, Zeynep… Türkiye”de sadece Alevi kesimin değil bütün Müslümanların sembol dağarcığının içinde yer alan kavramlardır bunlar. Ancak bu kavramların Alevi kesimler için daha kurucu, merkezi bir önemi olduğu bir gerçektir.

Devletin laik niteliğine rağmen, Ramazan orucu, devletin takvimiyle, bayramıyla, TRT yayınlarıyla ve diyanetin özel tedbirleriyle resmen tanınan bir ibadettir. Ancak halkın tamamının paylaştığı bir sembol dağarcığına ait olduğu halde Alevi kesimin kendine özel bir ilmihalle idrak edip orucunu tuttuğu Muharrem ve aşure için aynı şey söylenemez. Bunda belki şu ana kadar Alevi kesimin, talep etiği dini hakların çerçevesini, bu talebi de içerecek şekilde, yeterince çizememiş olmasının da bir payı vardır. Oysa Alevilerin eşitlik taleplerini en iyi ifade edebilecekleri, taleplerini somutlaştırabilecekleri ve bir yerde en etkili mesafeyi alacakları alanlardan birisi de bu olsa gerek.

Bu olsa gerek diyorum, çünkü özel günler, yaslar, bayramlar bir toplumun kendini var ettiği ve ifade ettiği en önemli vesileleri oluşturuyor. Alevilerin hem kimlik tanımları hem siyasal ve kültürel söylemleri içerisinde göze çarpan dağınıklığın bir şekilde toparlanması gerekiyor. İşe bir yerden başlamak gerekiyor.

Türkiye yeni bir yere doğru gidiyor. Gitmeli. Vatandaş unsurunun merkezde olduğu yeni bir yerdir bu. Bu gidilen yerde Aleviler veya Sünniler veya Ermeniler biri diğerinden daha az eşit, daha az vatandaş değildir.

Bugün AKP”yi etkisi altına almış olan açılım baskısı Türkiye”nin bu gidişatıyla ilgilidir ve AKP”nin Alevilere bir lütfu olarak yorumlanmamalıdır.

Siyasetin yeni konsepti daha mutlu ve dinamik bir toplum yapısı için bütün toplumsal unsurların müzakere sürecine dahil oldukları bir sürecin işletilmesini gerektiriyor. Bunun için siyasetin tepedeki bir hükümdarın tebaasına ihsanlar dağıttığı donmuş-statik bir yapı olarak değil, bütün unsurların kendilerini kurucu vatandaş olarak müzakereye dâhil oldukları bir süreç olarak görülmesi gerekiyor.

Türkiye”de Alevi vatandaşlar tarafından idrak edilmekte olan Muharrem orucunun ilk defa devletin resmi kurumları tarafından bu kadar açık bir şekilde tanınıp iştirak ediliyor olması bu süreç içerisinde kat edilmiş son derece olumlu bir mesafedir. Bu başlangıç adımının sadece iktidarla Alevi kesimi arasında değil, toplumun farklı kesimleri arasında da bir kaynaşmaya vesile olacağına dair bir iyimserlik de taşıyorum. Beraber idrak edilen günlerin, bayramların insanları birbirine yaklaştırdığı tartışılmaz bir gerçektir.

Bazı Alevi kesimlerinin “Alevi açılımı” denilen siyasi yaklaşımları ihtiyatla karşılamaları kadar normal bir şey yok. İktidarlarla olan geçmiş tecrübelerine bakarak bu ihtiyatı elden bırakmamaları için bir dizi haklı neden sıralanabilir. Ancak bu ihtiyatın yerini giderek muhatabını kendi dinsel kavramlarıyla “tel”in” derecesinde ve kalıcı bir biçimde yaftalayan suçlamalara dönüşmesinin anlaşılır bir yanı yok.

Bazı Alevi-Bektaşi dernekleri Reha Çamuroğlu”nun davetiyle gerçekleşen davete katılmama haklarını kullanmakla yetinmemiş, katılanları “düşkün” ilan edeceklerini açıklamış.

Düşkünlük kavramı, Taha Akyol”un da dün yazdığı gibi Alevi camiası içerisinde, genel İslam fıkhındaki tekfir, Hıristiyan geleneği içerisindeki aforoz mekanizmasıyla aynı anlama geliyor. Ancak Alevi geleneği içerisinde düşkünlük eline, beline, diline sahip çıkmayan davranışlarıyla, yani yine itikadî, ahlaki ve fıkhî planda gerçekleşen yanlışlara karşı uygulanan dini bir müeyyidedir. Bir konudaki siyasi tercihinden dolayı bir insana bu müeyyideyi uygulayanlar aslında her şeyden önce Alevi geleneğinin kendisine ne kadar yabancılaşmış olduklarını gösteriyorlar.

Alevi geleneği içerisinde kuşkusuz ahlaki bir denetim mekanizması olarak çok nadiren işletilen bu hassas kurumun kendi siyasi tercihlerine fena halde alet edilmesidir bunun adı. Bu son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu, Alevi camiası içerisinde özgür tartışmaya veya kendi haklarını demokratik zeminde genişletecek bir rasyonel siyasete de temelden zarar veren açık bir din istismarıdır.

Bu yaklaşımın “bize oy vermeyenler patates dinindendir” şeklinde kayıtlara geçmiş yanlıştan hiçbir farkı yoktur.

Belki bir fark bu “patates” yaftasının telaffuz biçimindeki komiklik ve çekingenlik olabilir. Oysa Alevilere tek bir siyasi tercihi dinsel bir dilin otoritesini kullanarak dayatanlar hem bunu gayet ciddi yapıyorlar hem de düşkünlük ilanını uluorta, basın önünde defalarca ve tartışarak, taammüden yapmaktan çekinmiyorlar.

Alevi tarihi içerisindeki bütün gerilimleri, menkıbeleri bugünün siyasi diline kin, öfke ve düşmanlık üretecek bir dinsellik vurgusuyla çeviriyorlar. Ürettikleri dilin içinde kalındığında topu birden “münkir” olan halkın çoğunluğuna “kılıç salmaktan” başka bir mesaja çıkılmıyor.

Allah aşkına sürekli hoşgörü ve sevgi boyutu vurgulanan Aleviliğe bu dil reva mıdır? Sahi hoşgörü neydi? Sevgi neydi?

Sadece kendiniz gibi olana sevgi duyacaksanız bunun erdemli tarafı nedir? Sadece sizin gibi düşünüp davrananları hoş görecekseniz bunun değerli tarafı nedir?

Kerbela”da yazılan aşure yasımız kabul olsun.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: