Prof. Dr. Yasin AKTAY

Muhalif olmanın kendiliğinden bir erdemi mi var?

Hep muhalif olmayı kutsayan bir siyasal söylem, ya kendinden habersiz veya ikiyüzlü, sahtekar bir söylemdir.

Nietzsche’nin papazlarının söylemi gibi, dünyaya kendini iyi gizleyen sinsi bir iktidar şehvetinin ifadesidir.

İktidar isteğini ifade edemeyecek kadar korkak veya insanları salak yerine koyan, dürüstlükten uzak bir söylemdir. Aslında Anadolu tabiriyle söylenecekse, oturduğu kalkamadığındandır.

Bu söylemin bir süre sonra onu dillendirenler tarafından benimsenmeye başlaması, bu retoriklerle müzmin muhalefet yolunun gerçekten de güzel görünmesi mümkün, ama halk dilinde biraz da ulaşılamayan üzüme koruk demekten daha karmaşık değildir durum.

Sağ ve solun dünyada insanların iktidara karşı mümkün bütün durumlarını toparlayan iki tutum olarak nitelenmesi neticede kendilerini solcu olarak niteleyenlerin bir başarısı. Öyle bir başarı ki, kendi muhaliflerinin kendi konumlarını tepkisel bir duruma indirgemelerini sağlıyor. Kendi muhaliflerinin de varlık sebebi haline geliyor. Sağcı olarak kendini tanımlamayı kabul eden, merkezinde solun olduğu bir varoluş durumuna da razı olur.

Tersi iddialar olsa da, Hegel’le birlikte başlayan bu terminolojik ayırımı tamamına ulaştıran ve kavramsal düalizminin patentini almış olan Marks’tır. Ondan sonra kendini sağcı olarak niteleyenler de solun kurmuş olduğu masadaki yerlerini almış oluyorlar. Sol ise, masayı kurmuş olmanın avantajını ve iktidarını her aşamada sürdürür.

O yüzden muhalefetteyken de kendini iktidar hisseder, iktidardayken zaten içindeki bütün despotik hevesleri, proletarya diktatörlüğü gibi estetize edilmiş yollarla ortaya koyar. Tarihin kaydettiği en despot, en kanlı, en gaddar, en zalim iktidar pratiklerini sergiler de, yine de ilerici olma, haklı veya haklıdan yana olmanın imtiyazını kimseye kaptırmaz.

Türkiye’de solun tam da bu konuda pişkinliğin zirve örneklerini sergilediğini görebiliriz.

Solun Türkiye’nin tarihine hiç bir olumlu katkısı olmamıştır.

Halkçılık iddiası hiç bir zaman halktan istediği desteği bulamamış olduğu için bu halkçılığını halka rağmen ortaya koymak zorunda kalmıştır.

Hep muhalif olmayı kutsadığı halde, aslında iktidara gelebilmek için hep türlü entrikalarla kotarılan darbeler en tipik iktidar stratejilerini oluşturmuştur. Entrika, ve bu entrikanın güzel gösterilmesi, meşrulaştırılması ve haklılaştırılması gibi zor bir işin üstesinden retorikle, yani lafla gelmenin ustası olmuştur sol.

Darbelerle halkı iktidara getirmeyi değil, halkın üstünde iktidar olmanın yolunu aramıştır. Halkı dönüştürmek, halkı eğitmek, tarihsel geriliğe maruz gördüğü halkı kaçırmış olduğu tarihine yetiştirmek çabası, epey laf gerektiriyor tabi.

Lafla peynir gemilerini yürütebileceğine ikna etmiştir ama peyniri de hep kokutmuştur, çünkü gemi o süslü laflarla bile gitmemiştir. Solun o süslü laflarının arkaplanında kitlesel katliamlar, sürgünler, insan iradesini ve onurunu yasaklar altına alan demir gibi politbüro diktatörlüklerinin soğuk savaş makinaları olmuştur.

Solcular ebedi bir haklılık pozisyonunu kendilerine bir müktesep hak olarak gördükçe gerçek anlamda mazlum, ezilen insanların gamlarına yabancılaşmış, esas tanımıyla üstlendikleri pozisyondan fersah fersah uzak kalmışlardır.

Yeryüzünde zayıf bırakılmış olanların tarihsel bir deveranla yeryüzüne varis kılınması Allah’ın sünnetlerindendir. Ancak bu varislerin, belli ilkelere tabi olmaları şartıyla seçilmişliği insanlar üzerinde bir üstünlük vesilesi kılmalarıyla verasetin sona ermesi de bu sünnetin mütemmim cüzüdür.

İsrailoğulları, Firavun zulmü altında ezilirken Allah’ın merhametiyle Musa’nın liderliği altında yeryüzüne varis kılındılar. Ancak kendilerine verilen bu konum ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerinden yitmeyecek ebedi bir mülk değildi, onlar bunu öyle zannettiler ve kendilerini her halükarda insanlardan üstün saydılar.

Çağımızda solun hikayesi -onların Allah’la ilişkileri olmasa da- Allah’ın onlarla ilişkisi itibariyle biraz İsrailoğullarının hikayesini çağrıştırır. Fakat benzerliği bir kez yakaladınız mı diğerleri de onu izliyor. Tıpkı İsrailoğulları gibi kendilerini uyarmak için gelen Peygamberi kendi üstünlüklerinin bir teyidi gibi görürler. Öyle görürler de kendilerine gelen peygambere en kötü muameleyi yapmaktan, onu öldürmekten geri durmazlar. En son gelen peygamberi, İslam’ın peygamberini de ümmi diye, yani kendi aldıkları eğitimi almamış, kendi kitaplarından nasibi olmamış, kendi soylarından değil diye reddederler.

Oysa yanlarındaki bilgiyi, öteden beri iddia edegeldikleri irfanı ve bilgeliği taşıdığını, söylediğini gördükleri İslam peygamberini çok iyi tanımış, çok iyi anlamışlardır, ama o bilgilerin o ümmîde, “bizden olmayan” birinde ne işi olabilirdi? Onlar için kahredici hale gelmiş soru buydu. Sorunun kahrediciliği elbetteki sorunun kendisinden değil, bu soruyu soracak hale gelmiş olan kendi hakikat mülkiyeti duygusu ve bunun ürettiği kıskançlıktandı.

Bugün solun İslamcılara karşı tutumunun altını fazla değil, azıcık kazıdığınızda altından benzer bir kıskançlık çıkıyor. Bilimsel olan onlardı, tarihin doğru istikametinde ve yerinde olan onlardı, bütün entelektüel, eleştirel bilgiyi yemiş yutmuş olanlar onlardı ve üstelik ezilen tabakaların umudu olanlar da onlardı. Dolayısıyla tarihe yön verecek olan, dünyayı kurtaracak olan klasik, modern hatta postmodern “prens” de onlar olacaktı. Nereden çıktı şu Kasımpaşalılar, taşralılar, halk takımı?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: