Prof. Dr. Yasin AKTAY

Minareden düşen İsviçrelinin halinden kim anlar?

Avrupa çokkültürlülük konusunda parlak sayfalar barındıran bir tarihe sahip değil. Tarihi adeta kültürlerarası bağnazlığın ve soykırımların tarihidir. Modern zamanlarda merak saldığı çokkültürlülüğünse sanki başından beri anavatanı imiş gibi davranmayı pek sevmiştir. Gerçekten de son zamanlarda çokkültürlü bir toplumun imkânlarını geliştirme konusunda özel bir arayış ve gayret içinde olduğu söylenebilir. Laikliğin nihai anlamda ancak çokkültürlü bir toplum içinde gerçekleşebileceği genel bir kabul görmüş olduğundan konuya doğal olarak özel bir ilgi gösteriliyor. En azından farklı kültürlere aşırı tahammülsüzlüğün yol açtığı II. Dünya Savaşı felaketinden sonra Avrupa”da bütün siyasal arayışlar bir daha aynı duruma düşme ihtimaline karşı bir tedbir olarak düşünülmüştür. Alınan tedbirler kısa süre içinde Avrupa için laiklik ve çokkültürlülük gibi değerleri Birleşik Avrupa projesinin kurucu değerleri haline getirmiştir. Bu esnada Avrupa aslında yeni keşfetmiş olduğu bu değerleri sahiplenirken başka dünyaları, bilhassa İslam dünyasını da kültürel hoşgörüsüzlük töhmeti altında bırakmayı başarmıştır.

Oysa şimdiye kadar çokkültürlük hatta laiklik konusunda olumlu bir mesafe kat edebilmişse bu büyük ölçüde şimdiye kadar hiç gerçek bir farklı kültür deneyimi yaşamamış olmasından ileri gelmiştir.

Batı”da bazı nüanslarla ortaya çıkan farklı kültürlerin bir şekilde tolere edilmesi mümkün olabiliyor. Oysa “gerçek anlamda farklı bir kültür” deneyimi Yahudilik veya Çingenelik gibi kültürleri trajik bir biçimde sonlandırdığı günden beri doğru dürüst ancak Müslümanlık üzerinden mümkün oluyor. Bu yeni deneyiminde de Avrupa”nın başarılı bir sınav veriyor olduğunu henüz söylemek mümkün değil.

İslam”la ilgili daha gerçek deneyimler yaşadıkça örneğin İslam dünyasından insanları sorunlarıyla birlikte kanlı-canlı karşılarında gördükçe, bu insanların dinsel veya kültürel taleplerine muhatap oldukça, Batı”da insanlar çokkültürlülük sözcüğüne giderek daha fazla kuşkuyla yaklaşmaya başlıyorlar. Çokkültürlülüğün büyük imtihanı hamburger yerine suşi veya pizza yerine Çin yemeği veya lahmacun yiyen insanlar karşısında olmuyor tabi. Asıl büyük imtihan gerçekten de farklı bir kültür olarak Müslümanlar gerçeğiyle yüzleştiğinde ortaya çıkıyor.

Müslümanlar daha fazla görünür hale geldikçe Batı”da insanların aslında “gerçekten de farklı olan” bir kültürü görmeye hâlâ hazır olmadıkları ortaya çıkıyor. Çokkültürlülüğü teorik olarak çok hoş karşılayan ve yücelten modern toplum, Müslümanların artarak görünen nüfusları karşısında giderek muhafazakârlaşma, milliyetçileşme ve içine kapanma tepkisi veriyor. Bu sadece İsviçre”de minarelere karşı sergilenen tepkiyle ortaya çıkmış bir durum değil. Son seçimlerde Avrupa ülkelerinin çoğunda muhafazakâr oyların yükselişi büyük oranda Müslümanlar sayesinde oluyor. Müslümanların varlığı, yaşanmakta olan bütün olumsuzlukların en kolay ve kestirme açıklaması haline geliyor. Bu da sorunlara daha gerçekçi yaklaşımların yerini giderek daha ideolojik açıklamaların alması anlamına geliyor ki, bu da İslam”ın Avrupa”nın yaşamakta olduğu reel sorunlarıyla yüzleşmekten kaçmasını sağlayan bir tür “günah keçisi” işlevini yerine getirmesi anlamına geliyor. Sağcı partiler günah keçisine dönüştürülen Müslümanların Avrupa”da daha fazla güçlenmesine karşı hamasi bir umuttan başka bir şey vaat etmeden, sadece bu umutla toplumsal teveccüh kazanıyorlar.

Minare vakası Avrupa idealinin en kırılgan noktasına karşı yeterli tedbiri alamamış olmasının sinyallerini veriyor. Avrupa”nın tekrar II. Dünya Savaşı öncesinin faşizmine dönmesini engelleyecek tedbirler açısından ciddi sorunları var.

İşin paradoksal yanı Batı”da İslam karşıtlığının bir Hıristiyan dindarlığından ziyade bir Hıristiyan milliyetçiliğine dayanıyor olmasıdır. Türkiye”de olduğu gibi Avrupa”da da laiklik geliştikçe dinsel hamaset milliyetçi bir söylemle bileşerek gelişiyor ve kültürel bir hoşgörüsüzlüğe daha fazla yakalanıyor.

Müslüman karşıtlığı Hıristiyan değerlerin yükselmesinden kaynaklanmadığı gibi, bu değerleri hiçbir şekilde beslemiyor da. Aksine Hıristiyan fanatizmini laikçi bir temelde daha fazla artırıyor; tıpkı bizde olduğu gibi. Din laik temelde ulusal bir kimliğin ifadesi haline geldiği zaman giderek dinden de uzaklaşıyor, ama bu uzaklaşma din adına fanatizmi de daha fazla pekiştiriyor.

İsterseniz bir an için İsviçre”de meydana gelen hadisenin simetrik bir şeklini Türkiye için tasavvur ediniz. Ne göreceksiniz?..

Yıllardır başörtüsü muhalefetinden hiçbir şekilde geri durmayan Türk basınının bir anda İsviçre ve AB”ye muhalefet fırsatı bulduğu için İsviçre”deki çarşaf muhalefetine karşı harekete geçmesini nasıl yorumlayacağız? Varlığını irtica ile mücadeleye adamış olanların misyoner düşmanlığı üzerinden İslam”a sardıkları ilgi İsviçre”deki minare düşmanlığının çok yakın akrabası. Aynı minareden daha önce onlar da az düşmemişti. O yüzden İsviçrelinin halinden anlamasını bekleriz, ama korkarım bunu daha çok bekleriz.

Hülâsa, AB”ye çatmaya yarayacaksa gerektiğinde peçeyi bile savunacak duruma gelenlerin bu olay vesilesiyle ürettikleri AB karşıtlığı hamaseti hiç de hayra alamet değil.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: