Prof. Dr. Yasin AKTAY

Mezarlıktan geçerken ıslık çalanlara

İslamcılığın bitişine dair söylemler biraz da mezarlıktan geçerken korkularıyla baş etmek için çalınan ıslıklar gibi. Özellikle açıkça İslamofobik tutumları olanlar açısından bu böyle. Biraz kendi kendine korkulacak bir şey olmadığına dair yapılan bir telkin gibi. Fobisiyle mücadele etmenin bir yolu. Korkacak bir şey yok ama hala İslam ve Müslümanlar bir nefret nesnesi olmaya devam edecektir.

Ne var ki, belli belirsiz bir İslamcılık deneyimi olanların buna dair itirafçılık gibi zuhur eden söylemlerinde de böylesi bir teselli arayışı, bir rahatlama isteği var. Özellikle bu bitişi bir başarısızlığa bağlamak isteyenlerde. Zaten iflası ilan edilmiş bir hareketin içindeki tarihsel sorumluluğu nasılsa kimse sorgulayamaz.

Mevzuya doğrudan dalmış olduk. Evveliyatına gidelim biraz, geçtiğimiz günlerde bir dizi yazı yazdığımız bu konuda siyasal İslam’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanların ondan nasıl bir başarı bekledikleri sorusunda kalmış ve asıl can alıcı sorunun bu olduğunu söylemiştik. Öyle ya, bugün dünyanın her yanında toprakları işgal altında olan, ülkelerinde darbelere maruz kalıp her türlü zulme maruz kalan, dünya müstekbirlerinin hem korkulu rüyası ama aynı zamanda bu korku yüzünden de sürekli mazlum ve mağdurları olan Müslümanlara, onların temsil ettiği duruşa, hangi insaf kriterleriyle, nasıl bir başarı veya başarısızlık atfedilebilirdi?

Tabii İslamcılığın bitişiyle veya devam edişiyle ilgili söylemlerin bireysel algılar ve hissiyatla ilgisi çok fazla. Bu konuda sembolik etkileşimci temel kurallar en çarpıcı biçimiyle işlemeye devam eder. Her şeyden önce bazı kavramlara, kurumlara, şahıslara veya düşüncelerle ilgili algılarımız onlarla olan tecrübelerimizce belirlenir. İkincisi, o kavram, düşünce veya nesnelerle ilgili tecrübelerimiz değiştikçe onlarla ilgili algılarımız da değişmeye devam eder.

İslamcılık gibi bir olgunun, kavramın veya hareketin sayısız tecrübeler üzerinden var olması ve dolayısıyla buna dair çok farklı algılar üretmesi kaçınılmazdır. Bu, biraz da İslamcılığın bu algılar ve tecrübeler toplamından bağımsız nesnel bir varlığı olmadığı anlamına gelebilir.

Oysa bugünün dünyasında İslam ve İslamcılığın belli bir etkin tarihsel anlamı var ve bireysel tecrübeler bu anlamdan tamamen kopuk olamıyorlar. Bu etkinliği insanlar kendi bireysel tecrübeleriyle başka türlü yorumlayıp başka türlü hissedebilirler, ama İslam’ın bugünkü dünyada icra ettiği rolle bir etkileşimden uzak veya kopuk kalamayan bir yolla…

Bugünün dünyasında İslam’ın ne anlama geldiğini görmeden de İslamcılığa dair yapılan çıkarımlar havada kalıyor. Yoksa bireysel olarak her bir Müslüman İslam’ın kendisi için ne anlama geldiği sorusuna tatminkar bir cevap vermiş olarak ibadetlerine ve Müslümanlığını yaşamaya devam ediyor olabilir.

Ancak en depolitize haliyle bile bugünün dünya düzeni içinde Müslümanlığa biçilmeye çalışılan rolle bir çatışma potansiyelini taşıyarak yaşıyor. Bu çatışmayı belki her Müslüman aynı gerilimde hissetmeyebilir ama dünyanın bu kadar küçüldüğü bir küresel alemde bunu hissedememek artık giderek bir istisna konusu olarak değerlendirilebilir. Üstelik bunu hissedemeyenlerin kendiliğinden varlıkları bile bugünkü dünya düzeni içinde o bildik gerilimin potansiyeli olarak görülürken…

Esasen yüzyıldır bu dünyadan İslam’ı silip atmak üzerine kurulu bir dünya düzeni içinde, bu dünya düzeninin epistemolojik ve hegemonik iddiaları açısından bugün İslam’ın hayatta kalışı hele bu kadar gündemde ve etkin bir varlık olarak hayatta kalışı bir skandaldır. Zira yüzyıl önce karar kılınan dünya düzeni içinde İslam’a yer olmayacak, Müslümana da ancak İslam’ın siyasal iddialarından, toplumsal tezahürlerinden vazgeçebildiği ölçüde (yani hiçbir) yer olacaktı. Müslümanların siyasal bedenden yoksun kalmaları Müslümanların bir tercihi veya kendiliğinden sosyolojik bir gelişimlerinin, yozlaşmalarının veya tembelleşmelerinin bir neticesi değil, onlar üzerinde yürütülen şedit bir kolonyal müdahalenin bir sonucu olmuştur. O müdahaleyi yapanlar o müdahalenin sonuçlarının da sonuna kadar takipçisi olmayı sürdürmüşlerdir. O müdahaleyi yapan irade açısından İslam’ın bugünkü bütün tezahürleri, Müslümanların dünyada İslam kimliğini gururla taşımaya devam ediyor olmaları kendi operasyonları açısından bir başarısızlık. Tabii olayın basitçe başarısızlık diyerek geçiştiremeyeceğimiz başka boyutları da oluyor. Olay bir ölçüde de psikolojik sorunları da depreştiriyor. Hortlak veya hayalet korkusu gibi sorunlar… Öl(dürül)müş olduğu bilinen birinin söylentisinin, hatta bizzat kendi hayallerinin ortalıkta dolaşıyor olması. İslam korkusu büyük ölçüde bu psikolojik durumlarla da ilgilidir.

İslam’ın şu veya bu şekildeki varlığı, herhangi bir siyasal başarıya sahip olması şart olmaksızın Batı-merkezli bir hegemonya projesi açısından bir başarısızlık, bir skandaldır. Hatta başarılı bir İslami siyasal model daha büyük bir skandaldır. O yüzden İslam adına yine de nispeten daha fazla katlanılabilir bir İslam modeli, zayıf iradeli, kaderci ve oryantalist fantezilerde hayal kırıklıkları yaratmayan bir Müslüman şahsında temsil edilenidir.

Aslında bu analizleri büyük ölçüde Salman Sayyid’in Vadi Yayınları tarafından başarılı bir Türkçe ile yayımlanan Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni isimli kitabı üzerine konuşmak için bir girizgâh olarak yaptım ama bugün için bize ayrılan yerin sonuna gelmiş olduk. Devamı nasipse sonraki yazıda olsun.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: