Prof. Dr. Yasin AKTAY

Medrese geleneği ve modernleşme sürecinde medreseler

Muş Alparslan Üniversitesi üç gün süren çok önemli bir sempozyuma ev sahipliği yaptı. ”Medrese Geleneği ve Modernleşme Sürecinde Medreseler” başlıklı sempozyuma Türkiye”den ve başka ülkelerden 110 kadar bilim adamının katılımıyla gerçekleşen sempozyumda ”medrese geleneği” kavramının kendisinden başlanarak bugün bu geleneğin neye karşılık geldiği, ne durumda olduğuna kadar, Güneydoğu”da bir şekilde hayatiyetini sürdürmekte olan bu medreselerin, medrese söyleminin, medreseden yetişen öğrenci veya hocaların mevcut toplumsal yapıda veya değişimde nasıl bir rol oynadığına kadar bir çok konu çok iyi tebliğler eşliğinde ele alındı.

Katılımcı profilinin bir hayli yüksek olduğu sempozyumda medreselerin tarihsel uygunlukları, müfredatlarının yeterliliği. İhtiyaçlara uygunluğu veya sorunları, modern ilahiyat fakülteleri veya imam-hatip okullarıyla aralarındaki gerilimler ve eğitim kalitesi açısından da ele alandı. Sunulan tebliğler arasında müdrese geleneğine güzellemeler de yapıldı, bu güzellemelerin bu geleneğin müzmin ve içinden çıkılması zor sorunlarını görmeyi engellediği dolayısıyla acımasız eleştiriler de yapıldı.

Açıkçası, Tevhid-i Tedrisat düzenlemesi ile birlikte medrese geleneği bütün Türkiye”de resmen sona erdirilmişti. O saatten sonra kesintisiz bir gelenekten bahsetmek mümkün değil. Ancak Güneydoğu”da medrese geleneği çok sınırlı imkanlar ve kanallarla ve bir tür yeraltı faaliyeti olarak Cumhuriyet döneminde bile devam etti. 1928-50 yılları arasında bir Arapça yazılı sahifenin bile hapislere atılmaya yeterli olduğu jandarma baskıları altında çok az sayıda yerde medrese müfredatını olduğu gibi talebelerine aktarmak isteyen hocaların gayretleri dillere destandır. Daha önceki bir yazımda bu tarihsel olaya Rasim Özdenören”in ”Gül Yetiştiren Adam” tiplemesine müracaat ederek değinmiştim.

İllegal şartlarda hayatta kalma mücadelesi altında bu müfredatın kendini yenileme şansı olamazdı tabi. Üstelik, o duyarlılıkla üzerine titrenen bir eğitim sistemi yoğun bir kutsallık, güzelleme ve nostalji söylemi altında eleştirilemez, dokunulamaz, üzerinde düşünülemez bir hal da aldı. Ellili yıllardan itibaren nispeten rahatlasa da bu gelenek hiç bir zaman eski mecrasını tam olarak bulamadı.

Bugün elimizde bir gelenek olarak kalmış olan medrese pratiği bölgenin tartışılmaz bir sosyolojik olgusu. Bu geleneğin kendini geliştirmesi, müfredatıyla, sistemiyle çağa uydurması biraz da şansa kalmış. Geleneksel mirastan elde kalanlarla bir tür hayatta kalmaya çalışmış, Zamanla hayatta kalan eksik sistemle sağlanan rahatlık, bu rahatlığın ürettiği yaygınlık başka sorunlar ortaya çıkarmış. Ama sonuçta bir sosyolojik olgu olarak toplumda bir yeri, etkisi olan bir kurumsal yapı. Fiilen toplumda bir karşılığı olan bu olgu geçmişte resmi makamlarca tamamen yok sayılmış, buna dair hiç bir gelişme izlenemediği gibi ortaya çıkardığı imkanlar değerlendirilmemiş, sorunlar için çözüm üretilmemiş.

Oysa bu olgu, bir yandan da kendi sonuçlarını, etkilerini, nüfuzunu, kültürünü üretmeye de devam etmiştir. Toplum nezdinde din eğitimi veya halkın dini söylemiyle organik ilişki veya iletişimleri bakımından birinci sırada geldikleri halde devlet için bunlar tek kelimeyle ”yoktular”. Devlet bir çok soruna veya gerçekliğe olduğu gibi medreselere de gözlerini kapatınca sorunun kendiliğinden yok olacağı zehabındaydı. Böyle olunca da bu bölgede var olan zengin ve yaygın bir toplumsal-beşeri-kültürel sermaye tamamen atıl durumda kalıyor hatta başkalarının kullanımına daha açık hale gelebiliyordu.

Ta ki, Diyanet İşleri Başkanlığının geçtiğimiz dönemde başlattıığı Mele açılımına kadar. Bu açılım bu medreselerin modern eğitim sistemine eklemlenmesinin ve bu sayede çok önemli bir insan, bilgi ve kültür kaynağının ülkenin toplam hasılasına dahil edilmesinin pekala mümkün olabileceği görüldü.

Aslında bu açılımın yolunun önemli bir kısmının bu bölgeye açılmış olan üniversiteler üzerinden döşenmiş olduğu görülüyor. Her il”e bir üniversite projesinin faydaları arasında her ilin kültürel ve beşeri sermayesinin inkişaf ettirilmesi de vardır. Üniversite yoluyla Türkiye”nin her şehri ülkenin tamamına daha güçlü bağlarla entegre olurken bu bütüne de kendi katkısını daha fazla sunabiliyor.

Muş Alparslan Üniversitesi”ndeki bu sempozyumun uluslararası nitelikte birinci sınıf bir iş olarak gerçekleşmiş olduğunu onca yıllık bilimsel toplantı tecrübeme dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim. Medreselerle ilgili araştırma, düşünce ve tecrübeleriyle bilinen en seçkin bilim ve fikir adamları, medrese ve üniversite mensupları Muş”ta bir araya gelip tam bir fikir şölenini birlikte yaşayıp yaşattı.

(110 ismin hepsini zikretmem mümkün değil ama numune olarak Süleyman Ateş, Yusuf Ziya Kavakçı, Hüseyin Atay, Sait Şimşek, İhsan Süreyya Sırma, Şinasi Gündüz, Ahmet Ağırakça, Cemalettin Erdemci, Müfit Yüksel, Abdülhamit Birışık”ı söyleyeyim, gerisini siz tahmin edin).

Bundan 15 gün önce de Siirt-Tillo”da daha küçük çaplı bir toplantıda da benzer konular dile getirilmişti. Bu toplantıların devam etmesi, medreseler üzerinde düşünmek veya medreselerin kendi üzerlerinde düşünmesi muhakkak ki çok hayırlı bir durum. Bu vesileyle Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü Prof. Nihat İnanç ile İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Fethi Ahmet Polat”ı Muş”ta böylesine birinci sınıf bir bilimsel faaliyetin yapılabileceğini gösterdikleri için tebrik ediyorum.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: