Prof. Dr. Yasin AKTAY

Maaş alınca “devletin dedesi” olur mu?

85 yıllık Cumhuriyet tarihinde belki ilk defa Alevilerin resmen muhatap alındığı, devlet nezdinde resmi bir konumla tanındığı bir sürecin eşiğindeyiz. Devlet bakanı M. Sait Yazıcıoğlu”nun koordinatörlüğünde yürütülen çalışmaların belli bir kıvama ulaşmış olduğu anlaşılıyor.

Yazıcıoğlu”nun hükümet adına olgunlaştırmaya çalıştığı açılım paketinin neler içerdiği konusunun bu aşamada çok önemli olduğunu sanmıyorum. Daha paketin içeriği bütün netliğiyle ortaya çıkmadan kanaatimce ne çok sevinmek ne de çok eleştirmek gerekiyor. Asıl önemsenmesi gereken bu paketin Alevi topluluklarının doğal temsilcilerinden oluşan bir istişare sürecine açık ve zamanla şekillenecek olmasıdır. Bu durum Alevilere dışarıdan, hükümet veya devlet tarafından veya bazı Alevilerin algılayabileceği şekilde Sünniler tarafından yapılacak bir dayatma ihtimalini de olabildiğince azaltacaktır.

Bu sürecin bu şartları yerine getirildiğinde belki de ilk defa Aleviler kendi aralarında bir karar veya asgari derecede herkesi temsil eden bir ortak kanaat üretmek durumunda kalacaklardır. Kabul edelim ki, hiçbir zaman ciddiye alınmamış karşılaşmalar, konuşmalar ve diyaloglar şimdiye kadar Aleviler için bir ortak temsil veya kanaat kurumunun şekillenmesini de zorlamaya hizmet etmemiştir. Alevilerin bu dağınıklığı da Alevilerin hak ve statülerinin tanınmasının önündeki en önemli mazereti oluşturmuştur.

İş ciddiye binince Aleviler kendi aralarında daha gerçekçi mülahazalar üretmeye başladılar. İfade edilen her talep çözüm niyeti veya gerçeğiyle muhatap alındığında, yani siyasetin normal mecrası içinde ele alındığında gerçekçi sınırlarına da ulaşmaya başlıyor. Bu konuda daha ayağı yere basan, hamasetin yerine çözümün sınırlarının görüldüğü bir ufuk açılıyor. Örneğin, şimdiye kadar birçok Alevi kuruluşu adına ifade edilen “Cem evlerinin ibadethane olarak tanınması ve buradaki görevlilere maaş bağlanması” talebi üzerine birkaç gündür bizzat Alevi dedelerince yürütülen tartışmalar bu açıdan çök öğretici oluyor.

Birçoğu Alevi dedelerine maaş bağlanmasını talep ederken ve hükümetin taslak paketinde de bu yönde öneriler bulunurken dedelerin istişare toplantısında konuşan bir Alevi dedesi “devletten maaş alan dede, devletin dedesi olur, bu da Aleviliğin ehlileştirilmesine hizmet eder” diyerek endişelerini ifade ediyordu.

Alevilerin önemli bir kesiminden de kabul gördüğü anlaşılan bu tepki bir anlamda haksız sayılmaz. Ancak gerçek bir ihtimal haline gelince sakıncaları fark edilen bu “dede-devlet-maaş” ilişkisi şimdiye kadar Alevilerin Diyanet”e yönelttikleri eleştirileri de gözden geçirmelerine yol açacak bir eleştiridir. Eğer din görevlisine maaş vermek onu devlete ait ve bir asimilasyon ajanı haline getiriyorsa, şimdiye kadar Diyanet”e bağlı olarak maaş alan imamların “devlet imamı” olması dolayısıyla bütün varlıklarının Sünniliği asimile etmek olduğu sonucu da anlaşılabilir. Nitekim şimdiye kadar İslami kesimin Diyanet”e yönelik eleştirileri de hep diyanetin dindar (veya bu bağlamda Sünni) insanları temsil etmekten ziyade dindar insanların dünyasında devleti temsil eden bir kurum olduğu yönünde olmuştur.

Esasen Diyanet cumhuriyetin ilk zamanlarında Sünniliği güçlendirmek veya Sünnilere hizmet etmek gibi bir misyondan ziyade din dünyasını devlet adına kontrol etmek ve bu alanda dindar insanların din etrafında örgütlenmelerini engellemeyi hedeflemiştir. Hem işin sosyolojik tabiatı dolayısıyla hem de demokratik süreçlerin işleyişi sonucunda Diyanet bir süre sonra sadece devleti temsil eden bir kuruluş olma misyonuna sığmamış, fiilen devlet ile dindarlar arasında organik bir aracı konumuna oturmuştur. Şu anda bu konumu, basitçe “kaldıralım” denilerek kaldırılabilecek bir kurum olmaktan onu ziyadesiyle uzaklaştırmıştır.

Bugün “Diyanet”i kaldırıp din işlerini cemaatlere devretmek” gibi bir düşünce kulağa hoş gelse de bunu gerçekleştirmek, işin bu sosyolojik tabiatı dolayısıyla hiç de kolay değildir. Artık cami imamları da basitçe devletten maaş aldıkları için “devletin imamı” sayılamazlar. Aksine imamların anlam ve inanç dünyaları halkın talepleriyle daha fazla örtüşmektedir. Ayrıca iyi kötü işleyen demokratik süreç dolayısıyla Türk vatandaşları verdikleri vergiler ve yüklendikleri sorumluluklar dolayısıyla sahip oldukları vatandaşlık konumu dolayısıyla bizatihi devletin de sahibidirler.

Devlet ile vatandaş arasında artık bu tür ilişkilerde varsayılan mesafe (umarım) giderek anakronik kaçacaktır -tıpkı bazı Alevi dedelerinin maaş alan bir dede”ye yaklaşımlarında ifade ettikleri devlet-dede ilişkisinde olduğu gibi. Bu söylemde devletin sanki yabancı (asimile edici, yıkıcı, işgal edici) bir güç gibi algılanması ve bir türlü ortak olunan bir sözleşme olarak görülmemesi gibi bir sorun fazlasıyla göze çarpıyor.

Oysa ulaştığımız demokrasi söylemi veya seviyesi açısından devlet ile vatandaş arasında bu tür bir mesafenin artık aşılması gerekiyor.

Verdiği vergiler ve ülke savunmasında yüklendiği sorumluluklar dolayısıyla herkes kadar vatandaş olan bir Alevi”nin de kendi inancına uygun bir biçimde bir din hizmeti alma hakkı vardır.

Kendi doğal süreçleriyle seçilen temsilcilerinin de maaşa bağlanması, tabii ki başka bazı sakıncaları itibariyle veya alternatif başka yollar sorgulanarak tartışılabilir, ama pekâlâ bir yoldur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: