Prof. Dr. Yasin AKTAY

Laiklik ve sekülerleşmeyi tartışmanın tam zamanı

Laiklik, çağımızın en önemli gelişmelerinden, tartışma konularından biri. Dünyada modernleşmeyle birlikte bir laikleşmenin de ileri derecede yaşandığı, yaşanıyor olduğu muhakkak.

Modernleşmede önde olan ülkelerde laikliğin nasıl gelişmiş olduğu, toplumda ne tür sonuçlara yol açıyor olduğu ile ilgili ciddi tartışmalar oldu, oluyor. Laikleşme bu ülkelerde sadece devletin topluma dayattığı bir hayat tarzı veya bir baskıcı uygulamalar manzumesinden ibaret değil. Buralarda laikleşmenin sanayi toplumuyla birlikte gelişen kentleşme, çokkültürlülük, ve kozmopolitliğin ürettiği bir sosyo-kültürel boyutu var ve bir siyasal düzenleme boyutundan önce bu boyutuyla öne çıkmış, dikkate konu olmuştur.

Kentleşmeyle birlikte farklı kültürel karşılaşmaların başat hayat tarzı haline gelmesiyle birlikte başkalarını nasıl algıladığımız veya başkalarınca nasıl algılandığımızla ilgili temel sorunsal batılı laiklik tartışmalarının en önemli koşullarından birini oluşturur. Laikliğin bir siyasal model olarak önplana çıkması aynı zamanda dinsel hakikat iddialarına karşı güven kaybının yaşandığı bunun neticesinde rölativizmin hakim kültür haline geldiği sosyolojik gelişmeler paralelinde gerçekleşti.

Adına sekülerleşme denilen bu süreç içinden laikliğin bir siyasal model olarak güç kazanması çok da yadırganmadı. Zaten bu siyasal model batıda, nihayetinde dini kurumlar, cemaatler veya inançlarla siyasetin bir uzlaşması noktasında buluşmalarını da resmediyordu. O yüzden laiklik dinle kavga etmenin değil, dinlerin kendi aralarındaki kavga ihtimaline karşı bir dinsel barış sigortasının adı olarak devreye girecekti. Laikliğin zaman zaman fanatik bir dinsel inanış ve bağlanış halini aldığı Fransa’daki algılanışı ve benimsenişinde bile bu boyut hiçbir zaman tamamen ihmal edilmiş değildi.

Türkiye’de ise laiklik bir toplumsal ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkmış bir model değildi. Türkiye’de dinler arasında böylesi bir sigortayı devreye sokmayı gerektiren bir gerilim olmadı. Aksine laikliğin kendisi Türkiye’de toplumsal barışı bozan, onu her zaman tehdit eden, gerilime sevk eden bir unsur olarak devreye girdi. Devletin bir dinsel tarafsızlık ve barış fonksiyonu olarak pekala tartışılabilecek bir kavram veya uygulama, tam da bu yüzden, hiçbir zaman bu olumlu işleviyle bir arada düşünülemedi.

Laiklik dini inanç ve felsefeler arasında barışı tesis eden bir devlet işlevi olarak çalışmak yerine kendisi bizatihi bütün dinlere alternatif bir din gibi sahaya sürüldü. Görünürlüğü tamamen yok edilen dinsellikler yerine sahada sadece kendi sembolleriyle ve ritüelleriyle laiklik diye alternatif bir din ikame edildi. Bu din diğer bütün dinleri imha etmek üzere bir terminatör gibi işledi. Doğal olarak Türkiye’de dolayısıyla ilk hedefi çoğunluğu oluşturan niteliği Müslümanlıktı ve bilhassa Sünni Müslümanlıktı. Çünkü görünürde en güçlü rakibi oydu.

Türkiye’nin Müslüman halkının laiklikten anladığı şey, o yüzden, kendi inançlarına, değerlerine, sembollerine, giyim kuşamına ve özgürlüklerine kast eden bir husumetten başkası olmadı. Şimdi Kürtçe üzerindeki baskılardan şikayet edenler ne kadar farkındadır bilmiyorum ama Türkiye’de Arapça da resmen ve alenen, ezanına, Kur’an dili ve alfabesine rağmen yıllarca o laiklik adına yasaklandı. Müslüman kadının ayrılmaz bir şiarı olan örtünün üniversitelerde ve çalışma hayatındaki varlığı yine o laiklik adına yasaklandı.

Laiklik devletin bir fonksiyonu değil bireyin bir itikadı olarak benimsetilmeye çalışıldı. Bu doğrultuda kabul edelim ki, laikliği adeta bir din gibi benimsemiş önemli bir kitle yaratıldı. O kitlenin laikliği benimseme tarzı itibariyle laik olma ihtimali ve şansı yok aslında. Çünkü laikliğe bağlanış tarzı alabildiğine dindarane bir tarz.

Öyle bir ortamda laiklik tartışmak gerçekten de çok zordu. Kabul edelim ki, laiklik Türkiye’de bir toplumsal ihtiyaca cevap olarak girmediyse de, bugün onu toplumdan söküp çıkarmak da mümkün değil.

Türkiye laiklerle farklı dindarlıklar arasında hatta farklı laiklik anlayışları arasında bir hakemlik fonksiyonuna ihtiyaç duyuran bir ihtilaf, bir kültürel çeşitlenme oluşmuştur artık. Kabul edelim ki toplumumuz homojen değildir, ne etnik ne dinsel, ne mezhebi ne de felsefi yaklaşımlarımız itibariyle.

Buna karşılık bugün laikliği tam da bu asli fonksiyonuyla eskisine nazaran ciddi bir gerilime girmeden tartışabilecek hale gelmiş olduğumuzu kaydetmek gerekiyor. Meclis Başkanımız İsmail Kahraman’ın bir yorumu üzerine hareketlenen tartışmayı bu bağlamı içinde fazla yadırgamamak gerekiyor.

Neticede Türkiye’de laiklik olması gerektiği gibi, dinler üzerinde bir baskı değil, dinsel özgürlüğü temin eden bir devlet fonksiyonu olarak işlevini yerine getirmektedir. Laikliği bir din gibi benimseyenlerin de bu inançlarını veya tutumlarını absorbe eden bir kültürel çoğulculuk ortamı söz konusudur, ama laiklik eskisi gibi bilhassa çoğunluk inançlarının üzerinde bir baskı unsuru olmaktan çıkmıştır.

O yüzden, son laiklik tartışmaları, ülkede dinin toplumsal işlevi, dinlerin kentleşme, modernleşme, toplumsal tabakalaşma ve dünyevileşme karşısında nereye doğru gittiğine dair daha faydalı ve gerekli tartışmaların da hatırlanabildiği bir düzeyde cereyan ediyor. Bu düzey, bu tartışma açısından kuşkusuz çok ümitvar olmamızı gerektirecek bir münbit bir ortamı işaret ediyor.

Gerçekten de şimdi sekülerleşmeyi, dinler üzerindeki etkileriyle birlikte tartışabiliriz. Veya dinlerin sekülerleşme tezlerine rağmen her geçen gün daha da etkinleşen varlıklarının geleceğin dünyası için neler sakladığını öngörmeye koyulabiliriz.

Sekülerleşmenin eninde sonunda galip gelecek bir kültür olduğu iddiasının bir nebze geçerliliği varsa laik kanattaki bir kaygılar neyi ifade ediyor? Tartışmaya buradan da başlayabiliriz mesela.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: