Prof. Dr. Yasin AKTAY

Laikliğin Avrupaî halleri

BRÜKSEL. Avrupa”da laikliğin tanımında ve pratiklerinde bir krizin yaşanıyor olduğunu söylemiştik. Bu kriz, özellikle, laiklik adına Müslümanlara yönelik uygulamaların sindirilmesi sürecinde hissediliyor. Avrupa yekpare bir bütün değil ve bu uygulamalardan zannedildiğinin aksine belki Müslümanlardan bile daha fazla rahatsız olanlar var. Çünkü bu uygulamalar aynı zamanda Avrupa idealinin, laiklik projesinin çöküşünün de habercisi olabilir. Bu da o ideale inanmış, onun değerlerine ve projesine büyük umutlar beslemiş sosyal demokrat ve Avrupa Aydınlanması idealine samimiyetle bağlı birçok kesimi ciddi ciddi endişelendirmektedir.

Diğer yandan sadece İslam”ın değil genel anlamda dinin gündelik hayatı daha fazla belirlemek üzere yaygınlaşması sözkonusu. Sekülerleşme konusunda yapılan bazı analizler, klasik sekülerleşme teorileri bu gelişmeleri ıskalıyor. Siyaset hiç bir zaman tam anlamıyla dinsel bir itki ve niyetten tamamın bağımsız olmamış, olamamaktadır. Bugün insanların siyasetteki tercihlerinde dinin zannedildiğinden çok daha fazla belirleyici bir etkisi oluyor. İsrail gibi bir ülkenin bütün dünyanın gündemini nasıl bu kadar belirliyor olduğuna veya Avrupa ve İslam ülkeleri arasındaki ilişkilere bakarak uluslararası ilişkiler için hiç bir zaman iddia edilen bir laiklik hatta sekülerliğin gerçekleşmemiş olduğunu söyleyebiliriz. Daha açık ifade edilmesi gerekirse, laiklik sadece Müslümanların inanmaları istenen bir büyük yalan olarak gerçekleşti hep.

Siyasi laikliğin gerçekleşmesine dair böylesine bir illüzyonla karşı karşıyayız. Diğer yandan, toplumsal hayatı dinin etkilerinden arındırmak (dünyevileşme) anlamındaki bir sekülerleşme şöyle dursun, toplumsal hayat daha fazla dinin etkisi altına giriyor.

Aslında, siyasi anlamından ayrı olarak, gündelik hayatın sekülerleşmesiyle ilgili analizlerin gözden kaçırdığı şey, bu düzeyde sekülerliğin subjektif bir tecrübe olduğu gerçeğidir. İnsanların ister dini ister olmasın herhangi bir etkinliğe dünyevi bir çıkar elde etmek için mi yoksa tamamen uhrevi bir niyetle mi girdiklerini nasıl tespit edebiliriz? Doğrusu, bir olayın, bir davranışın, seküler mi dini mi olduğunu dışardan tespit etmenin nesnel bir kriteri yok. Kişinin dünyevi bir amaç için mi bir sosyal aktiviteye katıldığı yoksa bu eylemde tek hedefinin sosyal kariyer mi olduğuna dışardan karar vermek zannedildiği kadar kolay değil? Kişi yediği yemeği besmele çekerek ve verdiği nimetler için Allah”a halis bir kalple şükrederek veya tamamen dünyayla ilgili gibi görünen ve başkalarının hiç bir dini duygu taşımadan katıldığı bir etkinliği tamamen kendi uhrevi amaçlarının bir parçası olarak yaşayıp dini bir eyleme dönüştürebilir. Tam aksine kişi namazı bile riya için kılmak, hac ziyaretini turistik bir olay gibi yaşamak suretiyle dünyevi/seküler bir olaya dönüştürebilir. Bu konuda kesinlikle genellemeler yapılamaz, bütün bu eylemlerin dini olduğu kadar sekülerleşmiş, ihlâsı bozulmuş versiyonları da olabilir her zaman.

Açıkçası sekülerleşme konusunda Müslümanları veya başka dinden olan insanları bekleyen tehlikeler yeni değil. Bu tehlikeler her zaman Allah”la kurulan ilişkinin ne ölçüde ihlâs ve takvaya dayalı olduğuyla ilgilidir. Bu söylediklerim, sekülerleşme ile ilgili analizlerin daha nesnel sayılabilecek değerlendirmelerini tamamen dışlamasa da bu sürecin önemli bir boyutunun subjektif olarak yaşandığına dikkat çekmeyi gerektiriyor.

Avrupa toplumlarında da dindarlık yeni biçimler kazanarak yeniden canlanıyor ve bu durumun olumlu bir çok sonucu olmakla birlikte yine AB projesine inananlar için kaygı verici gelişmeleri de haber veriyor. Çünkü dinler arası ilişkiler her zaman bir karşılıklı saygı, tahammül, işbirliği, dayanışma veya bizdeki anlamıyla hayırlarda olumlu yarış görüntüleri ortaya çıkarmıyor. Dinsel milliyetçilikler Avrupa”nın her yerinde, başta Müslümanlara karşı hareketlenirken, birbirlerine karşı da potansiyel bir fay hattını işaret ediyor.

Bir yandan da yürümesi gereken bir AB projesi var.

SİVİL TOPLUM VE DİNİ CEMAATLER

Baştan beri Almanya, İngiltere ve İtalya laikliğinin ayırdedici özelliği, Fransa”daki gibi mutlak bir din-devlet ayrımı, hatta neredeyse dine karşı bir husumete değil, “toplumun mutluluğu için din ve devletin beraber çalışması, işbirliği yapmasına dayanıyor olmasıdır”. Bazı Avrupa ülkelerinin tercihi olan bu işbirliği yaklaşımı bugün AB”nin de laiklik perspektifine yön veriyor. Avrupa Komisyonu özellikle “Batı Balkanlar”a doğru Avrupa Perspektifi”ni geliştirme” çerçevesinde 5 Mart 2008 tarihinde sivil topluma yönelik yeni bir strateji kabul etti. Bu strateji dinsel çoğulculuğu ve cemaatleri bir sorun olmaktan öte yeni toplumsal yapının bir gerçeği olarak kabul ediyor.

Böylece AB”deki yeni paradigma dini bir sorun olarak inşa eden bir laiklik tanımına karşılık onu toplum için faydalar barındıran bir potansiyel olarak değerlendirmeyi benimsiyor. Bu bağlamda, örneğin, dinsel cemaatlerin gönüllü sosyal hizmetlerin yürütülmesinde oynayabilecekleri roller üzerinde duruluyor. Komisyonun düzenlediği toplantıda dini cemaatlerin özellikle hayır ve yardımlaşma, eğitim ve sair sosyal hizmetlerde daha aktif bir biçimde yer almalarının toplumun mutluluğu, refahı ve düzeni için çok önemli olduğu kabul ediliyor. Bu bağlamda dinin katkısı bütün Avrupa”da sivil toplumun katkısı olarak değerlendiriliyor.

Burada sivil toplumun tanımı hususu da ayrı bir önem kazanıyor. Avrupa Komisyonu”na hâkim olan görüşe göre, bir dini cemaat özü itibariyle devlet dışı bir sosyal yapılanma olması vasfıyla sivil toplum tanımına fazlasıyla uyuyor. Bu konuda Türkiye”deki bazı tartışmaları hatırlayalım: Bir kuruluşun sivil toplum sayılabilmesi için “yaptığı faaliyetlerin herkesin yararına olması ve herkese açık olması gibi” hiç bir sivil toplum tanımında bulunmayan tuhaf şartlar ileri sürülmüştü. Aslında tarif edilen bu şartlar keyfi bir değerlendirme için tanıma yüklenen keyfi şartlar, yoksa ne Türkiye”de ne de dünyada bu tarife uygun bir sivil toplum kuruluşu bulunamaz.

Yine de Avrupa Komisyonu”ndan birine bu şartı ileri süren görüşleri hatırlattığımda cevabı ilginç oldu: “Kamu yararına bir faaliyet, sözkonusu cemaat yapılarının komisyondan proje desteği alabilmeleri için koşulan bir şart, yoksa o yapıların sivil toplum olma niteliğini ölçen-değerlendiren bir konu değil. Bize göre adam öldürüp yasa dışı işler yapıyor olmasa mafya örgütlenmesi bile sivil toplumun tanımına en uygun yapılardan biridir.”

Peki dini cemaatlerin sivil toplum olmadığında tuhaf bir ısrarı sürdürenler nasıl bir sivil toplum tanımına dayanıyor? Sivil topluma dair bu sınırlamaları ne adına yapıyor? Bu da sorulmaya değer bir soru.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: