Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kuveyt divaniyelerinde Türkiye gündemi

DACUM Akademi’nin düzenlediği bir organizasyonda Türkiye’nin son 14 yılda yaşamakta olduğu değişimin özellikle ekonomik boyutunu anlatmak üzere Kuveyt’teyim. Daha önce de değişik vesilelerle gelmiştim Kuveyt’e ve her seferinde Türkiye’ye olan yakın ilgiye tanık olmuştum. En son üç sen önce gelmişim ve o gelişimde Kuveyt’te görüştüğüm hemen herkesin ya bir süre önce Türkiye’ye gitmiş olduğunu veya önümüzdeki gün veya haftalarda Türkiye’ye gideceğini nasıl hayretle karşılamış olduğumu hatırladım. Bu seyahatlerin sadece turistik olanları da vardı, ama bir çoğu Türkiye’de bir ev satın almış ve bu yüzden artık düzenli olarak Türkiye’ye bağlanmış gibiydi.

Açıkçası bu sefer de bu izlenimimi tazelemiş oldum. Her gün Atatürk ve Sabiha Gökçen’e ayrı olarak hem THY hem de özel hava şirketlerince, doluluk oranları da bir hayli yüksek, onlarca sefer yapılıyor. Böylece Kuveyt halkı ilginç bir biçimde Türkiye’ye entegre olmuş durumda.

Katıldığım konferans ve bilahare davet edildiğim divaniyelerde karşılaştığım sorular ve tanıştığım insanlar dolayısıyla Kuveytlilerin Türkiye’de yatırımlarının basitçe emlak düzeyinden ibaret kalmamış olduğunu görüyorum. Kuveytlilerin Türkiye’de iştirak ettiği ciddi bir yatırım portföyü oluşmuş durumda ve daha ciddi yatırımlar için ciddi arayışlar içindeler.

Bu ilginin ve arayışın Erdoğan’lı Türkiye’nin yönetimine duydukları sempatiyle çok yakın ilgisi var elbet. Yatırımlarını Türkiye’ye yöneltiyor olmayı adeta Erdoğan’a kendilerince destek vermenin bir yolu olarak değerlendirenlerin oranı çok fazla. Türkiye’yi yakından takip ediyorlar ama, beni bile hayrette bırakacak şekilde, bu toplantılarda siyasetten uzak ekonomiye yakın bir düzeyde kalmaya dikkat çekici bir özen gösterdiler.

Terörün son zamanlarda bilhassa Arapların ayağını Türkiye’den kesmeyi hedeflemiş olduğunu bizzat kendileri söylediler ve aslında buna rağmen terörün Türkiye’de gündelik hayatı hiç etkilemediğini dolayısıyla bundan dolayı Türkiye’ye gelmeye inadına devam etmek gerektiğini de yine kendileri eklediler.

İstanbul’da toplanan İslam Zirvesinde alınan kararlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığı ve S. Arabistan Kralı Selman B. Abdülaziz’le beraber verdiği görüntü büyük bir heyecan uyandırmış. S. Arabistan’la Türkiye’nin son zamanlardaki yakınlaşması genel olarak Körfez ülkelerinde çok olumlu bir etki yapmış. Çünkü özellikle Arap Baharının karşı-devrimler sürecinde Körfez ülkeleri S. Arabistan ile Türkiye arasında kalmanın zorluğunu yaşıyorlardı. Oysa her iki ülkeyle ilişkileri iyi düzeyde tutma gereği, ikisinin arasındaki ihtilaf nedeniyle sürdürülmesi kolay olmayan bir duruma yol açıyordu. Şimdi bu durumun aşılmış olması Körfez ülkelerinde büyük bir rahatlamaya yol açmış durumda, bu da açıkça hissediliyor.

Tabi bu ilişki içinde Suriye ve Yemen konusunda bir çözüm için büyük umutlar varken, Mısır konusunda nasıl bir uzlaşmanın sağlanacağı hususu merak konusu. Neticede bir Arap İslam işbirliğini tamamlayacak olan en önemli halkanın Mısır olduğu hususunda kimsenin şüphesi yok.

Dilim döndüğünce bu konuda asıl baskıyı Mısır’ın bugünkü yönetiminin hak ediyor olduğunu anlatmaya çalıştım. İnsan haklarına ve onuruna saygı konusunda Müslüman ülkelerin büyük bir hassasiyet geliştirmek konusunda uzlaşmaları gerektiğini aksi taktirde Müslüman birliğinin hiçbir anlamının olmadığını anlattım. Mısır’da insanlık onuru ayaklar altına alınmış, katliam, zindan, işkence rejimin rutini haline gelmişken hiçbir şey yokmuş gibi davranması İslam adına bir araya gelmiş ülkelere yakışmaz elbet. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok.

Peki bu, Mısır’ın içişine karışmak mıdır? Aynı şey Türkiye’nin PKK sorunu için de söylenebilir mi?
Elbette ki hayır. Keşke PKK da, Mısırda silahsız muhaliflerin bütün dünyaya ilan ettiği şeyin aynısını söylemiş olsaydı, durum kesinlikle Türkiye’de çok daha farklı olurdu. Türkiye bilakis onları silahlarını bırakıp siyasete tam katılım göstermeleri için büyük fırsatlar sundu.

O Mısırlı muhaliflerden 3 bin kişi bir günde silahsız halleriyle katliama tabi tutulduğunda bile kalkıp “bizim barışçıl duruşumuz, onların mermilerinden daha güçlüdür ve biz asla onların bizi şiddete başvurmaya kışkırtan tuzaklarına düşmeyeceğiz” demekten geri durmadılar.

Kuveyt ile ticaret hacmimiz her geçen gün artıyor olsa da, Kuveyt halkının Türkiye’yle kurduğu bu ilişkiden dolayı kayda düşmeyen bir katkısı ve ticareti de var. Bölgenin en büyük havaalanını yapmaya talip ve bunun ihalesini de İstanbul’un 3. Havaalanını yapacak olan Limak Holding‘e vermiş durumda. Bu konuda Kuveyt’in rakip firmalar arasında yaptığı tercihte Türkiye’ye atfedilen önem özellikle her düzeyde vurgulanıyor.

3 yıl önceki son ziyaretimde bir Divaniyeye katılmış, bunun ne kadar ilginç bir siyasal katılım kurumu olduğun dikkat çekmiştim.

Gerçekten de Kuveyt’te emsal Arap ülkelerinde rastlanmayacak kadar özgür bir tartışma ortamı ve ifade hürriyeti var ve bu büyük ölçüde her gün aynı anda Kuveyt’in her tarafında yüzlercesi gerçekleşen Divaniyeler sayesinde mümkün oluyor.

Divaniyelerin mensupları ve müdavimleri var, ya bir aile, aşiret esasında veya bir cemaat, sivil toplum kuruluşu veya cemiyet esasında.. Aşiretin veya cemiyetin ismiyle müsemma olan ve her biri haftada bir toplanan divaniyelere karşılıklı ziyaretler yapılabiliyor.

Ailenin, ülkenin veya dünyanın sorunları burada konuşuluyor, edebiyat ve şiir performansları sergileniyor ve bir tür halk parlamentosu işlevi görüyor. Ülke ile ilgili her şeyin tartışıldığı bu tür aile divanları Kralın da siyasetçilerin de hiçbir şekilde kayıtsız kalamadığı capcanlı bir siyasi ortam sağlıyor. Daha önce de söylemiştim, bu haliyle Divaniyeler, Habermas‘ın kamusal alan arayışı içinde olan sosyal-siyasal bilimciler için çok ilginç olabilecek bir kurum.

Kuveyt’te bulunduğumuz aynı gece iki ayrı Divaniyeye katıldık ve her birinde yine büyük ölçüde Türkiye’nin ekonomik ve siyasal nahdasının arkasındaki sırrı anlamaya çalışanlarla divaniye usulü ve adabınca sohbet ettik.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: