Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kürt sorununun bitmiş olma ihtimalinden korkmak

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde “Kürt sorunu yoktur” diyerek, aslında Kürt sorunu konusunda bizzat kendi eliyle kat edilen yolun tartışmasız önemli bir aşamasını göstermiş oldu.
2002 yılında devraldığı Türkiye’de Kürt sorunu vardı, ama görmezden geliniyor, Kürt diye bir unsurun varlığı inkar ediliyor, Kürtler belli bir resmi ideolojik kimlik uğruna asimile ediliyordu.

Gerçi bu asimilasyona maruz kalan sadece Kürtler değildi ve asimilasyonun hedefi aslında zannedildiği gibi bir Türkleştirme de değildi. Zira bu asimilasyoncu politikanın hedefinde bizzat Türklüğün kendisi de vardı. İşin başından itibaren yaratılmaya çalışılan bambaşka bir kimlik idi. İslami özünden saptırılmış bir Türklük bizatihi asimile edilmiş, Türklükten uzaklaştırılmış bir kimlik idi.  O yüzden Türkiye’de asimilasyonun tek hedefinin Kürtler olduğu düşüncesi, esasen, tashih edilmesi gereken bir düşüncedir. Yine de kabul ediliyor ki bütün bu asimilasyon politikalarından Kürtlerin payına daha farklı ve daha büyük bir pay düşmüştü. Bu payın içinde Kürtlere yönelik doğrudan devlet şiddeti, yasakları, baskısı ve işkencesi de vardı. 

AK Parti daha kurulduğu gün itibariyle bu politikalara bakışını ve çözüm önerilerini ortaya koydu. Kurulduğu esnada yazılan parti programı bu önerileri çok açık bir biçimde içeriyor. Bugün gelinen noktada özellikle Kürt sorununun teşhisi ve tedavisi konusunda ortaya konulmuş olan politikaların hepsi bu programda önceden ifade edilmiştir. 

Bugün Nevruz bayramı kutlamalarının da şahit olduğu üzere, bu politikaların sonucunda, sorunu doğuran yasaklar, asimilasyon ve demokrasi açığı tamamen giderilmiştir. Dolayısıyla bunları gerçekleştirmiş bir lider olarak bugün “artık Kürt sorununun olmadığını” bütün gururuyla, övüncüyle haykırma hakkına sahiptir Erdoğan. 

Hiç de kolay olmadı. Baldıran zehri içmiş olma riski vardı. Statükoyu karşısına almayı gerektiriyordu. Aldı ve onu yendi. 

Ağır bir siyasi bedel ödeme riski vardı. O riski de aldı. Sırf bu ülkede insanlar insanca yaşasın, insanlık onuruna yaraşır bir biçimde kendi dilleriyle, kültürleriyle, kimlikleriyle, ifade özgürlükleriyle var olabilsinler diye verilen mücadelenin sonucunda bugün inanılması zor bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. 
Bu noktada, Kürt sorununun (artık) var olmadığını söylemenin, doksanlı yıllarda veya daha önceki yıllarda aynı sözü söylerken kast edilen anlamla hiç bir alakası yok.

Selahattin Demirtaş ve HDP çevreleri büyük bir iştahla bu sözün üzerine atılıp “işte Erdoğan’ın hala doksanlı yılların devletçi zihniyetinden çıkmamış olduğunun kanıtı” diye sarılmakta gecikmediler. 
Oysa söz, bağlamı içinde ve söyleyenin şahsında bir anlam kazanır. Öncelikle sözün anlamı, bağlamı içinde belirlenir yani. Bugünün bağlamında söylenen bu söz ile doksanlı yılların bağlamında söylenen söz arasında hiç bir bağlantı yoktur.

Bir de söyleyenin şahsında apayrı anlamlar taşır. Bunu başkası söylediğinde anlamı gerçekten inkarcılıktır. Ama Erdoğan söylediğinde, arkaplanında Kürt meselesine dair 12 yılda yaptığı “sessiz devrim”in bir özetini sunmuş olur. 

Bugün Kürt sorunu kalmamıştır, çünkü özü itibariyle bir dil ile yani Kürtçe ile bağlantılı olan bu sorun, Kürtçe üzerindeki bütün yasakların kaldırılması suretiyle bitirilmiştir. Bugün devlet eliyle en kaliteli Kürtçe yayınlar yapılmakta, üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri açılmakta, bütün ilk okullarda seçmeli ders olarak okutulmakta ve Kürtçe eğitim veren okullar da açılabilmektedir. 
Selahattin Demirtaş, “madem Kürt sorunu yoktur, çözüm süreci için bu kadar adımlar neden atılıyor?” diye sorunca, aslında “Kürt sorunu” kavramının kendisi için nasıl bir sermayeye dönüşmüş olduğunu ifşa ediyor sadece.
Oysa açıkça tekrarlıyoruz: çözüm süreci ayrı, Kürt sorunu ayrıdır. Kürt sorunu çözülmüştür ve bu, bütün milleti muhatap almak ve işin içine katmak suretiyle AK Parti tarafından çözülmüştür. Bu sorunun çözümünde PKK’nın da onun siyasi uzantılarının da bir katkısı değil sürekli engellemesi ve yavaşlatması sözkonusu olmuştur. Kürt sorunundan geriye kalan bir şey varsa, onun da çözümünün muhatabı veya adresi PKK veya HDP değil yine bütün unsurlarıyla Türkiye halkıdır.

Çözüm sürecinin konusu ise Kürt sorunu değil, şiddet sorunudur. Bugün Kütlerin bir şiddet sorunu, bir PKK sorunu vardır. Kürtlerin canını da, malını da, haysiyetini de elbette PKK’dan daha fazla kendine dert eden bir devlet vardır artık. Demirtaş ve Kürtçü siyasetçiler Kürt sorununun ilelebet bir “sorun” olarak payidar kalmasını isterler. Sorun tamamen çözülse bile bir şekilde sorun söylemini sürdürmeye çalışacaklar, çünkü bu sorunun nasıl bir geçim kaynağı olduğunu çok iyi biliyorlar. Bir geçim kaynağından mahrum bırakılma ihtimalini sevmiyorlar. Sorunun varlığı politik kazancın da garantisidir. 

O yüzden, sorunun çözülmüş olmasının kendilerini nasıl sudan çıkmış balığa döndüreceğini görüyorlar. Hele bir de sorunu kendilerinin değil de Erdoğan ve siyasi hareketinin çözmüş olması hiç de kolay kabullenebilecekleri bir şey değil. 

Belki başkasının değil ama, Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur” demeye yerden göğe kadar hakkı vardır. Sorunu parçası olanlarsa sorunun bitmesiyle kendi yok oluşlarını görüyorlar. O yüzden sorunu derinleştirmenin yolunu arar dururlar. 

Kabul etmek gerekir ki, yaratıcı oldukları tek konu da zaten orijinal sorun alanları üretmek. 

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: