Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kur’ân kime ne kadar yeter?

Kur’ân’ın yeterli olduğunu söyleyen ve başka kaynaklara müracaatı neredeyse yasaklayan bir yaklaşımın Kur’ân’ı vahyedilmiş bir kitap olarak tanımaktan çok uzak olduğunu söylemiştik.

Aslında sadece “vahyedilmiş bir kitap olarak Kur’ân’ın” tabiatı itibarıyla değil, daha basit bir soru, neyin neye ne kadar yettiği sorusu başlı başına yolumuzu aydınlatabilecek bir sorudur. Kur’ân kime yeter, ne kadar yeter, kime ne söyler, kime ne söylemez?

Bu konuda bütün insanları aynı anda bağlayabilecek nasıl bir zemin var olabilir? Hani Kur’ân’ın herkes üzerindeki etkisinin farklı olabileceğini bizzat Kur’ân söylüyordu, ki başlı başına bu ifadenin kendisi anlayabilene, görebilene, şahit olabilene müthiş bir ayet, bir mucizedir. Çünkü Kur’ân’la ilişkilerine baktığımızda insanlar arasındaki bu çeşitliliğin tam anlamıyla, ayetin tasvir ve tarif ettiği şekliyle gerçekleştiğini görebiliyoruz. Böylece Kur’ân ayetinin tevilini de yaşıyoruz bu evrensel olarak paylaşılan tecrübelerimizle. Böylece gözleri olduğu halde görmeyenler, kulakları olduğu halde işitmeyen ve akletmeyenlere mukabil, ayetleri duyduklarında kalpleri haşyetten titreyen insanların anlama farkını da bu ayetin tevili olarak yaşayabiliyoruz.

Dolayısıyla Kur’ân’ın ‘yetersizliği’, her şeyden önce okuyan kişinin durumuyla, hazırlığıyla, arınmışlığıyla, takvasıyla, dolayısıyla varoluş tarzıyla ilgili bir sorundur. Kur’ân’ın ilk ayetleri, kitabın Fatihası, kitabı okumaya yaklaşan insanın duasından oluşuyor: “Bizi dosdoğru yola, sapmışların veya gafillerin, gazaba uğramışların değil, kendilerine nimet vermiş olduklarının yoluna yöneltmesi için” bir dua.

Ve hemen akabinde bu duaya verilen çok net bir cevap olarak “gayba iman eden, namazı kılan, ve Allah’ın vermiş olduğu rızıktan infak eden, Hz. Muhammed’e ve ondan önceki peygamberlere indirilmiş olanlara ve ahiret gününe iman eden muttakilere” bir rehber olmak üzere “kendisinde hiç şüphe bulunmayan bir kitap” verilmiş oluyor. Demek ki bu kitabın anlaşılması bir rehber olarak işlevini yerine getirmesine bağlıdır ve bunu da yapabilmesi için onu okuyanların bu anılan özelliklere sahip olması lazım: Gayba inanmayanın bu kitaptan bir şey anlaması mümkün değil. Namaz kılmayanın hele gönlünden sevdiği mallardan, Allah’ın verdiği rızıktan, varlıklarından feragat ederek onları infak edebilme tecrübesi olmayan insanın bu kitabın ayetlerini bütün parlaklığıyla görmesi, bütün güzellikleriyle işitmesi ve anlaması mümkün değil.

Sadece bu ayetler üzerinden gidilerek bir metni anlamanın şartları, tecrübesi ve ufkuna dair çok şeyler görülebilir. Bu evsafa sahip olmayan birinin Kur’ân yeter deyişini bir de bu çerçevede bir kez daha düşünün isterseniz.

Sadece bu da değil. Kuşkusuz “Kur’ân yeter” sözünün en önemli ve yaygın iması, Kur’ân’ın Peygambere bile ihtiyaç duymayacak kadar kendini açan, apaçık anlamları olan ve her durumda yolumuzu aydınlatacak bir kitap olduğudur. Yani Kur’ân yeter, biraz da Peygamber’in Kur’ân’ın anlaşılmasındaki rolünü göz ardı eden, hatta yer yer inkâr eden bir vurguya sahip.

Bazı hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili gündeme getirilen kuşkular bu vurgulara güç katabiliyor. Ancak şunu hatırlatmak lazım. Kur’ân yeter sözünü en radikal anlamıyla alanlar bile Kur’ân’a sadece Kur’ân üzerinden gitmiyorlar, gidemiyorlar. Yanı başlarında bir dizi yaşanmış tecrübe, anlam, dil, kültür, ideolojik şartlanmışlıklar veya önyargılarıyla yaklaşıyorlar. Hiç kimse iddialı olmaya kalkmasın, bu bagaj insanın istediği zaman terk edebildiği veya askıya alabildiği veya etkisinden muaf kalabildiği bir bagaj değil. Hermenötik kısıtlılığımız derken kast ettiğimiz, bu faniliğimizdir aynı zamanda.

Biz kasıtlı olarak Kur’ân’ın dışındaki her şeyi terk ettiğimizi ve sadece Kur’ân’la yetindiğimizi zannetmekle kalırız sadece. Bilmeden, farkında olmadan bizim Kur’ân okumalarımıza nasıl bir kültürün, nasıl bir ideolojik bakış açısının, tarihselliğimizin, ön-anlama veya önyargıların, kişisel duygularımızın, hırslarımızın yön verdiğini görmeyiz bile.

Elbette bütün bir hermenötik çaba bu etkilerin farkında olma çabasıdır. Kişinin kendini bilmesi ve tezkiye etmesi çok önemli bu noktada, neyi ne kadar anladığının farkına varabilir elbet. Bunun için kendisini tezkiye edecek birinin eğitimine de ihtiyacı var ve bu ihtiyacı giderecek birine ancak büyük bir minnet duyulur. O yüzden Kur’ân tam dört yerde bize “bizim içimizden”, yani bizi anlayan, bizim anladığımız, dertlerimizi, geçmişimizi, tarihimizi, kültürümüzü bilen birini, “bize Allah’ın ayetlerini anlatmak ve bizi arındırmak” yani bizi neyin karşısında olduğumuza dair bir bilinçle hazırlamak, onu kişisel hastalıklarımızdan, kısıtlılıklarımızdan, dar görüşlülüğümüzden kurtararak daha geniş bir ufukta anlamamızı sağlamak ve “kitabı ve hikmeti öğretmek”, yani sadece kitabı değil aynı zamanda o kitabın ayetlerini yerinde, bağlamında ve münasip bir biçimde anlamak üzere bir elçi göndermiş olmaktan dolayı “insana minnet eder”. Bu, gerçekten büyük bir lütuf ama tabi yine görebilene. Bu inanılmaz bir imkan, anlayabilene.

Gerçekten de bütün bunları yapması dolayısıyla bir Peygamber, vahiyden nasıl ayırt edilebilir? Kur’ân yeter denilerek Allah’a sonsuz minnettarlık duymayı gerektiren bu muazzam lütuf nasıl göz ardı edilebilir? Hem pratikte bu nasıl mümkün olabilir? Kur’ân ile Peygamber zaten bu kadar içiçe girmişken, o kadar her yerde birbirlerine atıflar yaparken Peygamber’i yok sayacak şekilde nasıl “Kur’ân yeter” denilebilir?

Bütün bunlarla birlikte elbette Kur’ân’ın yeterli olduğunu söyleyenlerin kapıldıkları dar görüşlülük bir yana, onlara karşı neredeyse Kur’ân’ın merkeziliğini gidermeye dair uyarılar da başka bir tefrit noktasını oluşturur. Neticede Kur’ân’ın, Müslüman özneyi inşa eden, besleyen, fikrî yapısını şekillendiren en önemli kaynak olduğu tartışılmaz. Peygamber’in onun anlaşılmasında inkâr edilemeyecek varlığı ve önemi bile son kertede onun daha iyi anlaşılması Allah’a borçlu olduğumuz bir minnet konusudur..

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: