Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kudüs”ü kim yönetebilir?

Bu yılki Abant toplantısında basına bildiri krizi olarak yansıyan konuda Mısır’lıların itirazı aslında basit bir yanlış anlamadan kaynaklanıyordu.

“Filistin-İsrail ihtilafının hukuk, adalet ve hakkaniyet kurallarına uygun bir barışla sona erdirilmesi, şu anda akan kanın derhal durdurulması ve Kudüs’ün, yalnızca bir dinin mensuplarının kutsal mekanlara girip ibadet edebildiği, diğerlerinin mahrum edildiği bir kent olmaması…” şeklindeki ifadeyi nasıl olduysa “Kudüs’ün üç dinin mensuplarınca oluşturulacak bir temsilciler kurulunca yönetilmesi” şeklinde anladılar ve itiraz ettiler. Doğrusu bu ifade böyle olsaydı sadece onlar değil salonda bulunanların büyük çoğunluğu buna itiraz ederdi. Çünkü Kudüs Müslümanların en mukaddes mekanlarından biridir ve böyle bir cümle şu andaki işgal yönetimini meşrulaştırmak anlamına gelirdi ve asla kabul edilemezdi.

Diğer yandan Müslümanların bu hakkı iddia etmeleri diğerleri gibi bir mülkiyet iddiası değil, bütün insanlık adına, bütün diğer dinlerin de huzuru ve mutluluğu adına bir taleptir. Tarih boyunca Kudüs şehrinin ruhuna en uygun hayatı bu beldede Müslümanlar ortaya koymuştur. Bugün işgal altındaysa ve statüsü münhasıran İsrail’in idaresi altındaysa da, Kudüs’ün yönetimi bir ehliyet ve liyakat işidir. Kudüs’ü kimin yönetmeye layık ve ehil olduğu tarihsel olarak hiçbir itiraza mahal bırakmayacak şekilde açık seçik ortaya çıkmıştır. Bunu görmek için Kudüs’ün Müslümanlara nasıl geçtiğine bakmak lazım.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Kudüs, tek bir damla kan dökülmeksizin Müslümanların eline geçmiştir. Müslümanların adaletini duyan ve kendi aralarında çatışan şehrin farklı Hıristiyan mezheplerince aralarında bir barış ortamı tesis etmek üzere Hz. Ömer Kudüs’e davet edildiğinde, Hz. Ömer’in kölesiyle birlikte tek bir deve üzerinde dönüşümlü olarak yaptıkları bir seyahatin sonucunda Kudüs’e varmaları meşhurdur. Hz. Ömer’in şehrin anahtarını teslim aldıktan sonra tesis ettiği meşhur “Ömer kuralları”nın asırlarca Kudüs’ün ruhuna en uygun siyaseti temin etmiş olduğu açıktır.

Bu siyasetin her bakımdan irdelenecek, yeni bir siyaset modeline ilham verecek bir çok yönü vardır. Konumuzla ilgisi bakımından en azından şunu belirtmekle yetinebiliriz. M.S. 70 ile 135. yıl arasında aşamalı olarak Kudüs’ten bir daha girmeleri yasaklanacak şekilde çıkarılan Yahudiler ancak Hz. Ömer’le birlikte tekrar Kudüs’e girme imkânı bulmuşlardır. Hz. Ömer’in 10. yüzyılın sonlarına kadar 350 yıl kadar süren bu kuralları, Haçlı Seferlerinin yüz küsur yıllık istilası sonucunda bir kesintiye uğramıştır. Sadece bu kesinti döneminde Kudüs’te yaşananlar bile, yani insanlığın ideal dengesinin, Müslümanların idaresi dışında ne kadar bozulabildiğini göstermiştir. Haçlılar yüzyıllık yönetimleri süresince sadece Müslümanları değil, aynı zamanda Yahudileri ve aynı zamanda kendilerinden olmayan diğer Hıristiyan mezheplerine mensup insanları da kılıçtan geçirmiş ve şehre girişlerini yasaklamıştır. Kudüs’ün yüz yıl sonra tekrar Müslümanların eline geçmesiyle birlikte ve ancak o zaman, Yahudiler, tekrar, güvenle Kudüs’e girme imkânı bulabilmişlerdir.

Oysa Müslümanların dışında, ne zaman kimin idaresine geçmişse Kudüs, başkaları için bir huzursuzluk ve güvensizlik kaynağı olmuştur. En son İsrail’in işgali altında sadece Müslümanlar için değil, aynı zamanda Hıristiyanlar için hatta bir çok Yahudi için tam bir zindana dönmüş durumda.

Kudüs’ü yönetmek kolay değildir. Kudüs’te idareci olabilmek için Kudüs’ün ruhuna uymak lazım. Bu ruha uymak, Kudüs’ü bir egemenlik veya iktidar alanı olarak görmemeyi, bir rant kapısı olarak değerlendirmemeyi, diğer insanlara karşı gereken müsamahayı esirgemeyecek gönül zenginliği, bir şefkat ve merhamet duygusunu gerektirir. Buna sahip olmayı da tarihte şu âna kadar Müslümanlardan başkası gösterebilmiş değildir. Tabii ki Müslümanlar dediysek, başka tür bir milliyetçilik üretmemek için, İslam’ın temel ilkelerine sadık kalmayı kast ettiğimizi belirtmek de lazım, yoksa Müslümanlıklarından, etnik bir mensubiyetten öte bir şey kalmamış olmayı kast etmiyoruz. Zaten tarihte Kudüs modelini ortaya çıkaran Müslümanların belli bir tarihsel dönemdeki marifetleri değil, İslam’ın bu ilkelerine olan bağlılıkları olmuştur. Bu sadakat bakış açısıyla Kudüs ele geçirilen bir toprak değil hizmet edilecek bir emanettir. Kudüs Müslümanların mülkü değil, Müslümanların koruyup gözetmesi gereken, üzerine titremeleri gereken bir değerdir. Kudüs, üzerinde kavga edilecek bir mekan değil, her türlü kavgadan emin, bütün insanların sığınacakları bir barış beldesi kılınacak bir yerdir. Kudüs’e sahip olmayı başka insanlar üzerine bir üstünlük kurma vesilesi sayanların, Kudüs’ü ve etrafını kendilerine hasredilmiş bir mülk olarak görenlerin, Kudüs’le her türlü ilişkisi ancak fitne ve fesat üretir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: