Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kudüs semasından bir yıldız kaydı, ama…

Şu hazan mevsiminde Güzel adamlardan Nuri Pakdil de güzel atına bitip gidenlerden oldu. Gidişi de yaşadığı gibi, sükût suretinde oldu. Son devrimci selamını vererek gitti. Put yapımevlerini tam yıkamadı elbet ama muhakkak ki, epeyce çatırdattı, bir ömür boyu taviz vermeden bağlandığı ve bağlı kaldığı Klas Duruşu ile.

Derviş hüneriyle kapitalizmi, Batı’yı ve Kemalizm’i Put Yapımevlerinin ürettiği bir teslis gibi gördü ve onlara karşı edebiyattan bir Kalem Kulesi inşa etmeye çalıştı ve bu kuleden kendince bu teslise saldırılar gerçekleştirdi. Kendi neslinin birçok ideoloğu gibi Batıya karşı savunma yapmadı, bilakis hep eleştirdi, itham etti.

Esasen savunulmayı gerektiren bir şey yoktu. Müslümanlar uzun süredir bu çağda kendi vatanlarında garip idiler. Pakdil için bu gariplik bir eziklik gerektirmiyordu, bilakis dik ve onurlu bir klas duruş için en uygun zemini oluşturuyordu. Yıkacaksa bu zalim dünyayı garipler yıkacaktı.

Pakdil’in savunma ve saldırı mevzii olarak geliştirdiği edebiyat kulesinin ilk müseccem yayını Edebiyat Dergisi idi. Bu derginin etrafında toplanan ve çoğu taşradan gelmiş, ağırlıklı olarak Kahramanmaraşlı edebiyat çevreleriyle birlikte Kudüs’ün işgalinin ve onun nezdinde bütün İslâm diyarının işgalinin yol açtığı melankoliyi kelimelerle restore etmenin yollarına baktılar.

Pakdil ve bu edebiyat çevresi Türk İslâmcılığının ayırt edici vasıflarından birini bu şekilde en çarpıcı bir biçimde temsil ediyorlardı.

Başka ülkelerdeki İslâmî hareketlerden farklı olarak Türkiye’de İslâmcı düşünce bir edebiyat hareketi olarak gelişmiştir. Önde gelen düşünürleri ve temsilcileri siyasetçi veya ilahiyatçı-ulema olmaktan ziyade edebiyatçılardan olmuştur.

Cumhuriyet dönemine gelmeden önce Osmanlı’nın son dönemlerinde İslâmcı düşüncenin en büyük ilham kaynaklarından ve referanslarından biri ulemadan veya siyasi-İslâmcı şahsiyetlerden ziyade Mehmet Akif Ersoy’un şiirleri olmuştur.

Cumhuriyet döneminde İslâmcılığın muallim-i evveli addedilebilecek olan Necip Fazıl Kısakürek asıl etkisini edebiyatla süslediği ve cazip kıldığı retorik gücüne borçlu olmuştur. Aynı tasnifle muallim-i sânî sayılabilecek Sezai Karakoç’un söyleminin gücü yine edebiyatından gelmiştir. Sonra Nuri Pakdil’in kurup yönettiği Edebiyat Dergisi’nden yetişen isimler, İsmet Özel ve devamı…

Bunların hiçbirisi geleneksel anlamda bir İslâmî eğitimden geçmiş olmadığı gibi, sanırım hiçbiri Arapça da bilmezdi. Buna rağmen İslâmcı muhayyileyi de İslâmcı düşünce ve gündemi de ilâhiyatçılardan daha fazla belirlemişlerdir. Bu durum tabii ki Türk-İslâmcı düşünceyi değerlendirirken avantajlarıyla, dezavantajlarıyla birlikte dikkate alınması gereken bir husustur. Mesela Arap dünyasında veya Pakistan ve Hint alt kıtası İslâmcılığında görülmeyen bir durumdur bu.

Belki bu durum biraz da Türkiye’nin maruz kaldığı şartların kaçınılmaz bir sonucuydu. İslâmî eğitimin kesintiye uğramış olduğu şartlarda Türkiye’de insanların İslâm olma arzusu kesintiye uğratılamazdı. Dış dünyada bütün kurumların ve yaşam tarzlarının istilâya uğradığı yerde kelimeler bir sığınak olarak, yeniden fetih için bir hicret diyarı olarak benimseniyordu.

Kelimelerden capcanlı dünyalar inşa edildi. O dünyalar yaşanan işgallere, kendini sömürgeleştirmelere, Batı karşısındaki zillete karşılık umut ışığını canlandırdı.

Nuri Pakdil ve arkadaşları, Yedi Güzel Adam ve diğerleri, tam da bu noktada istilâ edilmiş toprakların kuytu bahçelerinde birer gül gibi yetiştiler, kendi kurdukları bahçelerde güller yetiştirdiler.

Arkadaşımız Yusuf Kaplan haklı olarak soruyor: Nuri Pakdil en güzel Kudüs şiirlerini yazdığı halde neden Arap dünyasında hiç tanınmadı, tanınmıyor?

Oysa kendisi Kudüs’ün kadrini, kıymetini, hâlini, melâlini, hüznünü en güzel şekilde yansıttı şiirlerinde. Sadece bu şiirleri dolayısıyla da olsa bilinmesi gerekirdi. Üstelik o, Arap şiirine çok ilgi duydu ve Arap şiirlerini Türkçeye çevirterek İslâmcı Türk edebiyatının ilgisine sunma konusunda öncülerden oldu.

Türk-İslâm düşüncesinin Arap dünyasına ilgisi ve takibi hat safhada olduğu halde genel olarak Arap dünyasının Türk-İslâm düşüncesine ilgisizliği şeklinde özetlenecek bir sorun var aslında. Daha doğrusu, şimdiye kadar vardı. Oysa son zamanlarda bu ilgisizlik yerini Türkiye’ye yönelik büyük bir merak ve takip almaya başlamış durumda.

Biraz Kültür Bakanlığının son zamanlardaki çok yerinde katkıları ve destekleri, ama daha ziyade İslâm dünyasında Türkiye’nin son zamanlarda oynamakta olduğu rol dolayısıyla Türkiye’de olup bitenler kadar, Türkiye’nin edebiyatı da Arap dünyasının ilgisini daha fazla çekmektedir.

O yüzden bilebildiğim kadarıyla son zamanlarda yüzlerce eser Türkçeden Arapçaya çevrilmiş durumda. Eminim bu saatten sonra Nuri Pakdil’in de, Sezai Karakoç’un da, Necip Fazıl’ın eserleri de Arapçada daha güçlü bir makes bulacaktır.

Nuri Pakdil edebiyatla, kelimelerle kurduğu kalelerde kendi ifadesiyle “devrimci” Müslüman nesillerin tavırlarının, duruşlarının taliminde rol alan önemli muallimlerden biri olmuştur. Bir Kudüs şairi olarak adının Nuri olması ilginç bir tevafuk. Ömrünü buna adadığı halde Nurettin Zengi’ye nasip olmadı fetih, ama kendi yetiştirdiği Selahaddin’e nasip oldu. Kim bilir…

Görevini kendine has şahsiyeti ve üslubuyla, layıkıyla yaptı ve gitti, şahidiz. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: