Prof. Dr. Yasin AKTAY

“Krizantem ve Kılıç” ve Hiroşima

Krizantem ve Kılıç, ünlü Amerikalı Antropolog Ruth Benedict”in Japon kültürü üzerine yapmış olduğu kültür incelemesini içeren kitabının adıdır. II. Dünya Savaşı esnasında Amerikalı güçlere kök söktüren, Amerika”yı kendi evinde Pearl Harbor”da vurma cüretkârlığını gösterebilen Japonları savaşta bu kadar hırslı, başarılı ve güçlü kılanın ne olduğunu anlamaya çalışmak üzere ABD Savaş Bakanlığı bir antropologu bir rapor hazırlamakla görevlendirir.

Colombia Üniversitesi profesörü, Kültür Örüntüleri çalışmalarının uzmanı olan Benedict, bir antropolog olarak normal şartlarda çalışacağı alanda bilfiil birkaç yıl yaşayarak hazırlayabileceği bilgileri Amerika”da yaşamakta olan Japonlarla derinlemesine mülakatlar yaparak hazırlamış. Çalışmasının sonucunda Japonları, cana yakınlığı ve harika güzelliğiyle Japonya”da popüler olan krizantem çiçeği ve hayata mal olan ağır sorumluluk duygusu, onur ve şiddeti temsil eden kılıç sembolleri arasında salınan bir kültürel özle nitelemiş.

Japonları savaşa sürükleyen motivasyonlar ve savaştaki davranışlarını Amerikalı, Alman veya İngilizlerden farklı kılan bir şeyler olduğu kabulünü pekiştirmiş çalışması. Savaş Bakanlığının cevabını aradığı soru, Japonların yerinde kendileri olsaydı ne yapacakları değildir, aksine Japonların herhangi bir durumda nasıl hareket edecekleridir. Bu ikisinin ayırımını yapmayı akıl etmek gerçekten de çok incelikli bir zekâ ve siyasal akıl gerektiriyor. Sonuçta Benedict gibi antropolojinin en yüksek zekâlarını strateji haritalarının çiziminde istihdam eden ABD”nin savaşın sonunda Hiroşima gibi dünyanın en kaba ve arkaik seviyesine hızla gerilemiş olmasını anlamak için bizim hangi sosyolog-antropologun hangi bilimine başvurmamız gerekir acaba? Bugünlerde Amerika”daki think tank kuruluşlarında Türkiye için üretilen senaryoların kapladığı gündemde bu soruyu sormak ilginç olur herhalde.

Görünen kadarıyla incelikli anlama çabaları sonucunda ABD Japonları ancak atom bombası gibi tarihin kaydetmiş olduğu en vahşi şiddetle durdurup esir alabileceğine karar vermiş. Savaşta durdurmasına durdurmuş, ama Japonya”yı gerçekten tam olarak teslim almış mıdır? Bunu söylemek çok da kolay değil. Bir görüşe göre Japonya hem kültürü itibariyle hem de küresel dünya düzenine bağlılığı itibariyle Amerikan yörüngesinden milim şaşmayan bir teslimiyet içerisindedir.

Oysa Japon halkı arasında bir süre yaşayan insanlar için durum hiç de böyle değildir. Görünürde Amerikan yaşam tarzı sadece Japonya”nın değil, artık bütün dünyanın tüketim kültürünün bir görüntüsüdür. Bizde yıllarca “Japon mucizesi” olarak görülen bu modelin gerçek anlamdaki özgünlüğünü görebilmek için doğru yerlere bakmak gerekiyor. Japon entelektüeller ABD güdümlü kapitalizm ile kendi kapitalizmleri arasındaki farkı şöyle ifade ediyorlar mesela: “ABD”nin küresel hegemonyası sürekli “ver-ver” mantığıyla çalışır. Japonya ise “al-ver” anlayışıyla, kazanırken kazandıran bir yaklaşımı esas alıyor.”

Bu ciddi bir fark mıdır? Takdiri uzun mülahazalar gerektirir, ancak sosyolojide ve tarihte bütün gelişme modellerinin hep Avrupa-merkezli olduğu göz önünde bulundurulduğunda, özelde Japonya”nın ve aslında genelde bütün uzak Asya toplumlarının çok özgün çizgiler taşıdığında kuşku yok. Japonya”nın kentleşmesini ve intiharlarını, örneğin, Durkheim”ın bildik “anomi (normsuzluk-bunalım) ve intihar” denklemleriyle çözemezsiniz. Sınıf yapısını Marx”la çözümleyemezsiniz. Kapitalizm ve iş ahlakı meselesini de Max Weber”le çözümleyemezsiniz. Japonya”da her gün ortalama yüz kişi intihar etmektedir, ama bu intiharların önemli bir kısmına Durkheim”in öngördüğü gibi kentlerin keşmekeşi değil, Japonya”nın kendinize özgü tarihi içinde bir yeri olan ağır sorumluluk duygusu yol açıyor.

Geçtiğimiz hafta Japan Islam League ile Türkiye-Japonya Kültürel Diyalog Topluluğunun iştirakiyle Tokyo”da düzenlenen Ortadoğu”da terörün sosyolojik kaynakları ve İslam”ın konumu konulu bir konferansa katıldım. Konferansta, Japon Harp Akademileri Dekanı Prof. Ukeru Magosaki ile Tokyo Vakfı”ndan Prof. Yoshiaki Sasaki ile birlikte Ortadoğu”da terör ve intihar eylemlerinin sosyolojik ve kültürel kaynakları üzerine değerlendirmeler yaptık. Konuşmama kendi açımdan ilginç bulduğum boyuta dikkat çekmekle başladım. II: Dünya Savaşı yıllarında tam da ABD”ye karşı çıktığı için klişeleştirici sosyal bilim faaliyetlerine konu olan Japonya”da İslam hakkındaki bilginin “Terör veya intihar eylemleri” ile birlikte görülüyor olması gerçekten ilginçti. Gerçi hem Sasaki, hem de Magosaki, böyle bir söylemin ardındaki emperyalist emelleri yeterince dürüst ve çok açıklayıcı bir biçimde sergilediler. Hiroşima”ya maruz kalmış olan ve bundan bahsetmenin bile ABD”nin baskısı altında kontrol edildiği bir ülkede, terörün kaynakları hakkındaki bu yaklaşım fazlasıyla cesur bile sayılabilir. Çünkü sonuçta İslam ve Ortadoğu hakkındaki imajı belirleyen Japon merkez medyası batı medyasından çok farklı bir mecrada değil.

Yine de bu durum Japon halkının krizantem çiçeğinin sempatikliğini ve cana yakınlığını genelde Müslümanlara özelde de Türkiye”ye sergilemekten alıkoymuyor. Japonya”da son zamanlarda açılmış olan Türk Okullarının ve onları izleyen yeni işadamları ilgisinin şu ana kadar ihmal edilmiş Türk-Japon iletişim ve etkileşimine yeni ve sağlam köprüler kurmaya başlamış olduklarını görmek son derece ümit verici bir durum.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: