Prof. Dr. Yasin AKTAY

Korkunun sosyolojisi

Seri Cumhuriyet mitingleri hiç kuşku yoktur ki, ciddi bir sosyolojik analizi hak ediyor. Katılanların motivasyonları açısından; kürsü hatiplerinin konuşmaları, katılanların pankartları ve sloganları ilginç bir söylem ortaya koyuyor. Demokrasi ve ifade özgürlüğü adına ne istiyorsa istesin bu hareketi gerçekten tebrik edebilmek isterdim. Oysa daha önce de söylediğim gibi bu mitinglerde bir araya gelenler Türkiye”de ifade özgürlüğü adına herhangi bir sıkıntı duyan kesimler değil. Hatta belki bunların en önemli özellikleri, her şeyin en fazlasını en ölçüsüz ve en geniş tolerans alanını kullanarak söyleyebilenlerden oluşmasıdır. Konuşmalarıyla kendilerine veya mazlum kesimlere daha fazla hak ve özgürlük istemiyor, aksine şımarıkça başkalarının özgürlüklerinin kısıtlanmasını talep ediyorlar. O kadar serbest davranabiliyorlar ki, halkın geniş kesimlerine karşı kin ve nefret aşılıyorlar da bir Allah”ın kulu bunları suç kapsamında değerlendiremiyor. Bu mitingler e-muhtıra süreci içinde artık gerçek anlamını bulmuştur. Bunlar açıkça darbe enstrümanı olarak çalıştırılıyor.

Ancak bu toplantılar arttıkça halkın “Öteki” kesiminde tam aksi bir karşılık bulmaya başlıyorlar. Allah”tan bu karşılığı mukabil hareketlerle yönlendirmeye çalışan bir niyet yok.

Mitingler üzerinden pazarlanmaya çalışılan bir söylem var. AKP politikalarının geniş halk kesimlerindeki kuşkuları gideremediği, halk kesimlerinde bazı korku ve endişelerin oluştuğu söyleniyor. Bu tez o kadar işleniyor ki, artık kimse doğruluğundan bile kuşku duymuyor. En sağduyulu yaklaşanlar bile AK Parti”nin bir korku nedeni olma ihtimalini yok saymıyor. Giderek sorumluluğu yine AKP”lilere yüklenen bir korku, siyasetin düzenlenmesi için mutlaka dikkate alınması gereken bir unsur olarak terfi ettiriliyor.

Oysa 4,5 yıllık icraatı içinde bu korkuyu haklı çıkaracak hiçbir uygulaması olmadı AKP”nin. Zaten korkuyu ifade edenler, yaptıklarını değil potansiyel olarak yapabileceklerini sayıyorlar. Eşlerin başörtüsü olayını bir korku kaynağı olarak anlamak mümkün değil. Kimsenin eşi örtülmüyor, kendi eşleri örtülü. Kimsenin hayat tarzına karıştıkları yok aksine her gün karışılan ve mahremiyeti didik didik edilip karışılan kendi hayat tarzları.

Oysa siyasal söylemin bir enstrümanı olarak, yani “bir politik kâr kaynağı olarak korku” çok özgün bir icat değildir. Boğaziçi Ü. Sosyoloji Bölümü”nden Prof. Dr. Nüket Sirman yıllardır “Duygu Sosyolojisi”nin bir konusu olarak korku üzerine dersler veriyor. Böyle zamanlarda kesin inançlılar kafaları karıştırır diye sosyologları dinlemeye yanaşmaz gerçi ama biz ona kulak verelim.

Bir konferansında Sirman, Frantz Fanon”un Siyah Deri Beyaz Maske isimli kitabında (ki bu kitap yaşayan en büyük Türk şairi Cahit Koytak tarafından Türkçe”ye çevrilmiştir) geçen (s. 140) bir olayı aktarıyor:

Fanon, yanından beyaz bir kadın ve çocuğunun geçmekte olduğunu görür. Çocuk, siyah adamı (Fanon”u) görünce “Anne bak bir zenci”, der. Bunun üzerine siyah adam gülümser. Aynı olay ikinci defa tekrarlanır ve siyah adam tekrar fakat bu kez biraz daha az gülümser. Çocuk ve anne gittikçe yaklaşmaktadırlar. Tam önünden geçeceklerken çocuk, “Anne bak zenci!!” diye bağırır ve korkuyla annesine sarılır. Siyah adam donup kalmıştır, adeta buz kesilmiştir.

Bu olayda aslında siyah adam beyaz çocuğu korkutacak hiçbir şey yapmamış olduğu halde, hayatı boyunca “korkulacak biri olup olmadığını sorgulamak” zorunda bırakılır. Başkasının korkusunun kendisinde neye yol açtığını hesaplayabilirsiniz. Bizzat kendisi tarafından zamanla içselleştirilmiş bir ayırımcılık: Apartheid.

Hâlbuki o, korkunun sebebi değil, nesnesidir. Buna karşılık korkan kişinin yaptığı şey bir kucağa atılmak, bir kucağa sarılmak. Annenin kucağına.

Bu örnekte herkesin bildiği gibi korkan kişiye hiç bir şey olmayacaktır. Zaten bir tehlike olmadığı halde annenin (vatanın, kurumların, demokrasi dışı güçlerin) kucağına sarılarak korkulan kişiye yönelik bir şiddeti, bir tehdidi harekete geçirecektir. Buna karşılık “korkulan bir beden olarak siyah adam” bu korkuyu giderecek hiçbir şey yapamayacaktır. Onun varlığı bir korku kaynağı olmaya devam edecektir.

Aslında sorunun çözümü basittir: Korkunun kaynağı siyah adamın kendisi değil, onun hakkındaki algıdır. Bu algının üretilmesi bir toplumun insanlık suçu bir duygusuyla, yani ırkçılığıyla ilgilidir. Irkçılığın nesnesi (hedefi) olarak siyah adamın bunu giderebilmek için yapabileceği hiçbir şey yoktur.

* * *

Olaya korku sosyolojisi açısından bakınca bir yazı yetmiyor, dolayısıyla, sonra devam edelim, ama bugün bitirirken mahkemenin 367 kararına ve Meclis”e sevk edilen Anayasa değişikliğine rağmen Abdullah Gül için oylamada ısrar etmenin, siyaseten, bence çok isabetli bir anlamına dikkat çekmek istiyorum. Öncelikle, önümüzdeki Anayasa değişikliği paketi de dâhil olmak üzere, bazı seçeneklerin fiilî imkânsızlığı gösterilmeden çekilmek siyaseten doğru olmazdı. Bunun adı inat değil, siyasettir. İkincisi, bu, silah gösterildiği anda demokrasiye sahip çıkmak yerine Meclis”ten kaçanlara, akıllarını başlarına devşirmeleri için verilmiş son bir fırsattı. Ne yazık ki bu son fırsatı da değerlendiremediler. Ama emin olun, bunda da mutlaka bir hayır vardır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: