Prof. Dr. Yasin AKTAY

Konjonktürel krizler ve Türk dış politikası

Türkiye’nin dış politikası açısından kritik bir dönemin içerisinden geçiyoruz. Belki de II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük çaplı krizlere rağmen bölgemiz hiç bu kadar istikrarsız olmamıştı. Çünkü hem doğumuzda hem de batımızda bir istikrarsızlık kuşağı oluşuyor.

Komşularımızdan İran, Batılı ülkelerle gerçekleştirdiği nükleer müzakerelerden başarıyla çıktı ancak sisteme henüz tam manasıyla entegre olabilmiş değil. Entegre olabilmek için bir çaba sarf ettiği muhakkak ancak ülkedeki ruhban rejiminin bu entegrasyon sonrasında İran’da iktidarını kaybetme korkusu içerisinde olduğu görülüyor. Bunun için kontrollü bir gerginlik politikası izlenmeye devam ediliyor. Dolayısıyla pamuk ipliğine bağlı bir normalleşme söz konusu. İplik koptuğunda neler olabilir, bunun çapını tahmin etmek oldukça zor.

Irak’taki durum çok daha vahim. ABD Afganistan’a müdahale ettikten sonra Irak’a da müdahale gerçekleştirerek burada bir demokratik rol model inşa etmeye koyulmuştu. Plan, ABD tarzı örgütlenmiş, geniş yetkilerle donatılmış federal hükümetler olan bir demokrasi vahası oluşturmaktı. Neticede ortaya çıkan tablo ise bu. Dahası ABD böyle bir demokrasiyi Irak’ta inşa edemeyeceğini anladıkça önce üslerine ardından da uçak gemilerine ve ülkesine çekilerek korkunç bir güç boşluğu yarattı. Bu güç boşluğunun acı meyvesi ise DAEŞ oldu.

Önce Irak’ta etki alanını genişleten bu terör örgütü çok kısa bir süre içerisinde Irak’ı birkaç parçaya ayırdı. Bu genişlemede elbette sosyoloji de oldukça etkili oldu. Bugün DAEŞ içerisinde bazı üst düzey kimselerin Saddam rejiminin önemli askerî görevlileri olduğu; insan kaynağının bir ölçüde Irak’taki Baas rejimi destekçisi sünni gruplar tarafından sağlandığı biliniyor.

Bu sosyolojiyi yaratanın da Irak’ta demokrasi vahası yaratmak üzere bölgeye gelmiş olan ABD olması bir hayli düşündürücü. DAEŞ’in neyin sebebi ya da neyin sonucu olduğunu kestirmek zor, tam bir yumurta tavuk hikayesi. Bununla birlikte bölgeye müdahale etmek isteyen tüm ülkeleri için meşruiyet kaynağı olması, bir İsviçre çakısı gibi hem Rusya’ya hem ABD’ye hem de İran’a aynı kapıyı açması bir takım soruları ve sorunları da beraberinde getiriyor.

Bu sorunlardan en önemlisi Suriye. Türkiye’nin en uzun sınır paylaştığı ülke. Rusya’nın burada gerçekleştirdiği sivil katliamları, Hizbullah milislerinin, İran’lı bir takım askeri unsurların Sünni halk kesimlerine karşı uyguladıkları akıl almaz şiddet ve işkenceler sorunun büyüklüğünü gözler önüne seriyor.

Çok değil birkaç yıl önce Doğu Guta’da kendi vatandaşlarına karşı kimyasal ve biyolojik silahlar kullandığı tüm uluslararası örgütler tarafından tespit edilen Esed rejimine karşı büyük sessizliğin DAEŞ’e karşı bozulmuş olması, üstelik bu terör örgütü ile mücadele için Türkiye içerisinde terör eylemleri gerçekleştiren, gerçekleştirilecek terör eylemlerine destek veren başka terör örgütlerinin silahlandırılması, kullanılması başlangıçta ifade ettiğimiz gibi Türk dış politikası açısından kritik bir dönemden geçildiğini net bir biçimde gözler önüne seriyor.

Aynı istikrarsızlık, belki de II? Dünya Savaşı sonrasında ilk defa Batı sınırlarımızda da kendisini göstermiş durumda. Yunanistan’daki ekonomik krize karşı alınacak önlemler konusunda yaşanan tartışmalarda testiyi kırmadan ama hafif çatlaklarla taşıyabilen Avrupa Birliği, İngiltere’de gerçekleştirilecek referanduma kilitlenmiş durumda.

İngiltere’de gerçekleştirilecek referandumdan İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması yönünde bir karar çıkarsa Birliğin dağılma ihtimali olduğu açık açık siyasetçiler ve araştırmacılar tarafından ifade ediliyor. Avrupa Birliği’ne karşı böyle bir karşı çıkışın sadece İngiltere’de olduğunu düşünmeyelim.

Bugün Fransa’da AB karşıtlığıyla bilinen ve AB’ne devredilen yetkileri Fransız “ulus devleti”ne geri isteyen sağ ikinci büyük siyasal hareket durumunda. Almanya’da da AB karşıtı hareket hızla yükseliyor.

Türkiye’nin her zaman bir dost gözüyle baktığı David Cameron geçtiğimiz günlerde “Türkiye bu hızla giderse ancak 3000 yılda AB’ne üye olabilir” gibi bir cümle kurmuştu. Dostumuz Cameron’ı hayal kırıklığına uğratmak istemeyiz ama öyle gözüküyor ki Avrupa Birliği’nin ömrü bir bu kadar daha olmayabilir.

Türkiye’nin NATO üyesi ve Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri gerçekleştiren bir ülke olduğunu daima göz önünde bulundurmalıyız. Bu çerçevede Türkiye hem Avrupa Birliği hem de NATO için bölgesinde her zaman güçlü ve güvenilir bir müttefik olmaya gayret ediyor. Karşılığında beklediği ise hem Avrupa Birliği’nden hem de NATO’dan aynı müttefiklik hukukuna sahip çıkmaları. Bu hukuka sahip çıkılmayacaksa kurulan stratejik ittifakların ne anlamı kalır? Türkiye bu ittifaklara, müttefikleri sahip çıkmasalar dahi sahip çıkmayı, müttefiklik hukukunu korumayı sürdürecek.

Türkiye’nin dış politikasında kurumsal ve yapısal bir kriz yok. Konjonktür değiştiğinde, bölge ülkelerinde istikrar ortamı yeniden oluştuğunda Türkiye yeniden bölgenin en önemli ülkesi haline gelecek. AB ve NATO ise kurumsal ve yapısal krizlerle uğraşıyor dış politika konusunda. Bu yapısal krizlere çözüm üretebilecek tek ülke Türkiye. Umarız bunu çok geç olmadan görürler.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: