Prof. Dr. Yasin AKTAY

Koç”un gönlüne girmek için

17 Aralık süreci, bir darbe teşebbüsü olmanın bütün özelliğini sergileyerek ve bütün hızıyla devam ediyor. Bu süreçte bütün tersi resmi söylemlerine rağmen, bütün medya kuruluşları ve resmi temsilcileri üzerinden Camia darbenin bütün sorumluluklarını üstlenmiş durumda. Bütün olaylar sanki kendi kendine rutin bir hukuki prosedür içinde cereyan ediyormuş gibi bir havayı her şeye rağmen vermeye çalışıyor. Ancak bu saatten sonra hiç kimsenin olayın yolsuzlukla ilgili boyutuna takılacak düzeyde bir zeka geriliği yok. Camia sözcüleri 17 Aralık operasyonunun ürettiği sembolizm alanına, ayakkabı kutusuna, hediye saate, evdeki para kasalarına çekmeye çalışsa da, bu söylemleri sadece hasmane bir tezahürat, bir kalabalık gürültü olarak yerini buluyor. Aslında bu konudaki performans da giderek camianın niyeti, hedefi ve bu doğrultuda organize olabilme kapasitesi konusunda daha büyük bir kitlesel endişeye yol açıyor.

Bu esnada Fethullah Gülen”in internete düşen konuşma kasetlerinin ise olayın gidişatını belirleyen bir etkisi olduğunu söylemek abartı olmaz. Kuşkusuz bu kasetler üzerinde durmak, ses kaydının kanun dışı bir yolla yapılmış olmasından dolayı etik olarak sorunludur. O yüzden doğrusu ses kaydının düştüğü günün akşamında çıktığım Kanal 24″teki programda, Yaşar Taşkın Koç, Mustafa Kartoğlu ve Hatem Ete ile birlikte etik bir kararla program sonuna kadar bu kasetler üzerinde durmadık. Ancak ertesi gün Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın sesin yasadışı yolla kaydedilmiş olmasına yaptığı itirazın sonucunda, kaydın içeriğini doğrulamış olması gerçeğiyle karşı karşıya kalmış olduk.

GYV kasetlerin içeriğini doğruluyor ama bu kaydın yapılmasına itiraz ederken, içeriğinde hiç bir suç unsurunun olmadığını savunuyor ve bir alimin böyle şeyler yapmasının gayet normal olduğunu söylüyor.

Bizzat Gülen”in resmi sözcüsü konumundaki GYV tarafından doğrulandığına göre kasetlerin içeriği hakkında konuşabiliriz artık.

Bir suç unsuru olup olmadığına bence GYV kendi başına ve çok erken karar vermiş oluyor. Kaldı ki, suç unsuru olmasa bile etik olarak hesabını hiç bir zaman veremeyecekleri bir dizi ahlaki sorun var. Belki bir çok alim için bu tür bir sohbetin içinde olmak mümkün olabilir, ama şimdiye kadar bize çizilen Gülen portresi baz alındığında ya o kasetlerdeki Gülen değildir veya şimdiye kadar çizilen, münzevi, hoşgörülü, ibadetine odaklanmış, kitap teliflerinden başka geliri olmayan alim kişi portresiyle Gülen”in bir alakası yoktur.

Ortaya ihaleleri istediği iş adamlarına dağıtan, gazetelerinde yazan köşe yazarlarının ne yazacağına karar veren, başka gazetelerde yazanların yazılarına müdahale eden, devlet içinde kendine bağlı bürokratlara devletin maslahatları aleyhine iş yaptırabilen, bankaların para trafiğini yönlendirebilen, devletin vergi teftişlerini kendine sadık iş dünyasına haber vererek devleti zarara uğratan, dolayısıyla tam tamına “yetimin hakkına alenen giren” bambaşka bir portre çıkıyor çünkü ve şimdiye kadar anlatılanların en hafif deyimiyle yalan olduğu anlaşılıyor. Dahası, bir aydır 17 Aralık operasyonuyla işlenmekte olan bütün bir yolsuzluk edebiyatının arkaplanına dair bambaşka bir manzara sunuyor.

Bu portrenin gönül yolunun müminlerin, mazlumların, ümmetin gönül yolundan geçmiyor olduğu bu kayıtlarda net bir biçimde görülüyor. Koç”un gönlüne girmeyi önemsiyor ama bunun bütün diğer mümin, mazlum ve haklı insanlarla gönül yollarının tıkanmasına mal olmasını umursamıyor.

Bazı kurumlardaki “adamlarımız” yoluyla o gönüllere girebilmek için yapılan jestlerin bu ülkeye, bu milletin yetimlerine maliyeti nedir acaba? Koç”a gelecek olan bir teftişin tespit edebileceği mali usulsüzlüklerin önceden haber verilmesi veya haber verilmemişse bile içerdeki adamlar eliyle sorunların usulsüzce temizlenmesinin açık itirafı var orada.

Gülen”in, olayların başından beri uzlaşmacı kişiliğiyle temayüz eden Gülerce”nin ve aslında başkalarının girişimlerini de elinin tersiyle ittiği görülüyor, hem kasetlerden hem de başka haberlerden. Hükümete meydan okumaya devam ediyor.

Bir insanın, partinin veya kuruluşun hükümete meydan okuması tabii ki anormal bir durum değildir. Ama Camianın meydan okurken neye güvendiği sır değildir. Meydan okurken yaslanılan şeyin, hiyerarşik olarak hükümete tabi olan güvenlik güçleri ve doğası gereği sadece hükümetten değil her tür etkiden bağımsız olması gereken yargı içindeki yapılanma olduğu kimseye sır değil artık. Bu meydan okuyucu tavırda yargıyı kendine tabi olarak gördüğü ve ona istediği şeyi yaptırabileceğine güvendiği ve bununla hükümeti tehdit ediyor olduğu anlaşılıyor. Nitekim söylediği her sözün ardından ya polis veya yargı içinden birileri senkronize bir tavırla harekete geçiyor.

Aslında böylece 17 Aralık sürecinin bir yolsuzlukla mücadeleden ibaret olmadığı bütün çıplaklığıyla daha da anlaşılmış oluyor. Siyasetin bu yolla kuşatılmasına karşı bu yüzden hükümetin hukuktan önce siyasi bir cevap veriyor olmasını hiç kimse yadırgamıyor.

Herhangi bir oluşum, yargıda kendisine tabi bir gruba güvenerek hükümete bu şekilde meydan okuyabiliyorsa, zaten o yargının tarafsızlığından da bağımsızlığından da söz edilemez. Hükümetin bir siyaset aktörü olarak hukukun üstünlüğünü, yani bağımsızlığını ve tarafsızlığını restore edecek tedbiri almasından daha doğal bir tepkisi olamaz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: