Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kimin orta-doğusu kimin sorunudur?

Sorunların tayini egemenlikle doğrudan ilişkilidir. Egemen olan neyin sorun olduğunu tayin eder, o sorunun adını da koyar. Herkes de paşa paşa dünyasında hiçbir karşılığı olmayan şeyi sorun edinir. Bizim de içinde bulunduğumuz bir coğrafyaya Ortadoğu diyerek, bir sorunun adı haline getirenler, sonuçlarını ve etkilerini çok farklı boyutlarıyla yaşamak durumunda olduğumuz bir gerçeği bir sorun olarak bize mal ediyorlar.

Ortadoğu kavramı hiçbir zaman yalın bir coğrafi alanın ismi değildir. Hep bir “sorun” alanıdır. Sorun niteliği tabii ki kavramın işaret ettiği lokasyonla alakalıdır.

Bu lokasyon her zaman şu çocuksu, “burası kimin Ortadoğusudur?” sorusunu sormamızı gerektiriyor. Türkiye açısından Ortadoğu denilen yer, coğrafi olarak, aslında Türkiye’nin güneyi, yakın doğusu veya güneydoğusudur. Dolayısıyla aslında Türkiye için bu bölgede ortaya çıkan sorunların adı asla “Ortadoğu” değildir. Burası kimin orta-doğusuysa sorun onun sorunudur.

Coğrafi lokasyonu itibariyle ABD ve petrol ile ilişkilendirilse de, bir kavram ve sorun olarak Ortadoğu’nun tarihi çok daha karmaşıktır ve ABD ile sınırlı değildir. 19. yüzyılda Ortadoğu’yu bir sorun olarak zikreden Avrupalılar bu kavramla Balkanlar’dan itibaren başlayan bir coğrafyayı kast ediyorlardı. Bugünse Orta Doğu olarak adlandırılan bölgelerin tamamı (İsrail dışında) İslam ülkelerinden oluştuğuna göre, aslında, Ortadoğu’nun başından beri bir sorun olarak İslam’ı işaret eden bir kavram olduğunu söyleyebiliriz.

Yine 19. yüzyılın sonlarında Marx da meşhur “Doğu Sorunu”ndan bahsederken de İslam dünyasının kendi öngördüğü ve Avrupa’da gerçekleşmiş olan tarihsel gelişme kalıplarına pek uymayan özgüllüğünü, kendi teorisini zorlayan bir istisnai durum olarak resmetmeye çalışıyordu. Bu yolla dünyanın kısmî bir coğrafyasında, Avrupa’da, tarihin belli bir döneminde yaşanan bir hayat evrensel sayılırken, genel olarak Doğu, daha özelde Ortadoğu bütün insanlık tarihine bir istisna olarak sunuluyordu. İstisnai olanın biraz ekzotik olması mümkünse de “sorun” boyutu daha fazladır.

Aslında ne bu bölge bizim orta-doğumuz, ne de bu bölgede yaşananlardan payımıza düşen sorun Ortadoğu sorunu olarak bir anlama sahiptir. Bu bölgedeki sorun, bizim bulunduğumuz yerden, dünyanın egemen güçlerinin müdahaleleri ve bu müdahalelerin de bir sonucu olarak ortaya çıkarılan İsrail’den kaynaklanan bir sorundur. Bugün Ortadoğu kavramının, hem de bir sorun olarak, bizim tarafımızdan da içselleştirilmiş olması bir yana, bölgedeki diktatörlükler, siyasal yozlaşma, ekonomik gerilik gibi diğer sorunların hepsinin ardındaki ana sorun yabancı müdahaleler ve İsrail’den başkası değildir. İsrail için ve İsrail’i bölgede tahkim etmek isteyenler için Filistin bir sorun oluşturuyor. O yüzden onlar için sorunun adı Filistin sorunudur. Kuşkusuz bir saatten sonra Filistin, artık bütün Müslümanlar için de bir sorundur. Ama sorunun adının “Filistin” olması ile sorunu çıkaranların Filistinliler olduğu îmâsı çoğu kez bir arada olur. Sorunun adını, konulmuş biçimiyle kabullenince, sorunu her ele alışta haksızlıklar yapmak da kaçınılmaz oluyor. Giderek bir emr-i vakiyle kurulmuş olan İsrail en meşru gerçek, Filistinlilerin hayatta kalma mücadeleleri “sorun yaratan beyhude ve huzur bozucu çabalar” olarak nitelenir.

İsrail bu “sorun söylemi” çerçevesinde gerekçelerini bulmakta hiç zorlanmadığı saldırganlığını “tekrar” Lübnan’a sıçrattı. Ortadoğu’da yeni ve giderek geri dönüşü daha zor bir mecraya girilirken, Geleneksel Abant Platformu’nun bu yılki 11. toplantısının gündemi de Küresel Politikalar bağlamında Ortadoğu’nun geleceği etrafında gelişiyor. Ancak Abant’ın konusunun tespitinin bölgedeki son sıcak gelişmelerle bir ilgisi yok, konu çok önceden tespit edilmiş. Böyle bir toplantının Türkiye’de, Abant’ta yapılmasının, Türk aydınını bölgeyle ilgilendirmek açısından her zaman ayrı bir gereği ve önemi var. Yanısıra, konu ile bölgedeki sıcak gelişmelerin denk düşmesi, toplantıyı zamanlama açısından da ayrıca önemli kılıyor.

Abant’ın bu yıl denenen yeni formatıyla, konu etrafında konunun uzmanı kişilerce önceden sunuşlar yapılıyor, akabinde bu sunuşlar etrafında tartışmalar yapılıyor. Toplantının sonucunda ortak bir katılımla bir ortak bildiriyi hazırlamak bu sefer gündemde yok. Ancak formata uygun olarak yine farklı siyasal ve entelektüel yelpazeden insanlar konu etrafında kendi konumlarını ifade etme yolunu buluyor. Sadece Türk aydını değil, hem Arap ülkelerinden hem de İsrail’den aydınların bulunması, toplantıya uluslar arası bir boyut kazandırıyor; çatışan tarafların da bir buluşma/tartışma zemini kılıyor. İlk gün Arap temsilcilerle İsrail’in saldırılarını savunmaktan çekinmeyen gazeteciler arasında küçük çaplı bir tartışma bile yaşandı.

Umalım ki, bu ortamda Abant’tan yükselecek ses, bölgede kendi meselelerini sahiplenip öne çıkaran bir iradeyi ifade etsin.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: