Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kerry ile Obama arasında Suriye sorunu

Suriye’deki karışıklık ve savaş durumu altıncı yılını tamamlamak üzere. Beş milyonun üstünde insanın evlerini terkedip çevre ülkelere sığınmak zorunda kaldığı, yine milyonlarca insanın Suriye içerisinde yer değiştirerek yaşamak mecburiyetinde bırakıldığı insanî dramın her geçen gün ağırlaştığı bir hadise ile karşı karşıyayız. Durum bu kadar ağırlaşmayabilirdi, Suriye’de kriz uluslararası bir nitelik kazandıktan sonra dahi bir biçimde çözülebilir ya da hafifletilebilirdi. Ancak küresel sistemin en önemli aktörü pozisyonundaki ABD bu krizi sonlandırmak için gerekli adımları atmadı ya da atmak istemedi.Dahası, baştan itibaren ortaya koyduğu ikircikli siyasetiyle krizin her geçen gün daha da derinleşmesinde başlıca rolü oynadı.

Başlarda Esad karşıtı hamaseti o kadar güçlü gösterdi ki, görenler, duyanlar Esad’a karşı bir ABD müdahalesinin eli kulağında olduğunu düşündü, ancak zamanla Esad yerine DEAŞ diye başka bir hedef uğruna Esad’la işbirliğine bile gitti. Oysa DEAŞ’ı da, başka terör örgütlerini de üreten bizzat Esad’ın kendisiydi ve bu örgütlerle mücadeleye yoğunlaşırken, onları doğuran kaynağı beslemeye de devam edilmiş oldu.

ABD elbette bütün bir sistemi tek başına kontrol edebiliyor değil. Belki böyle bir arzusu var ancak sistem içerisindeki bir takım mekanizmalar ve krizler marifetiyle dengeleniyor. Bazen de dengelenmek için olağanüstü bir çaba sarfediyor. Devletler arasında, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusunda bir ihtilaf belirdiğinde kendi kendilerine atfettikleri âkil insanlar rolüyle ihtilaf ağırlaşmadan ve derinleşmeden çözüm geliştirmek için yeteri kadar caydırıcı güçle donatılmış olmayanBM Güvenlik Konseyi toplantıları ise beş çayı muhabbetine dönüşmüş durumda. Taraflar karşılıklı birbirlerini suçluyor, bir tasarının gündeme getirilmesi gündeme getiriliyor ve henüz tasarı halindeki tasarıya karşı Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden birisi ya da birkaçı veto kartını açınca kurabiyeler masada bırakılıp kalkılıyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından türlü şantajla BM Güvenlik Konseyi’nin istediği şekilde çalışmasını sağlayan ABD’nin 2000’li yıllarla birlikte gücünün aşınması sistemin zaaflarının çok daha net bir şekilde gözükmesini, daha derinden hissedilmesini sağladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın artık adalet beklentisindeki kesimler tarafından düstur haline getirilen “Dünya beşten büyüktür” sözü bir revizyon arayışının ifadesi olmaktan ziyade sistemin reformuna duyulan ihtiyacın bir ifadesi olarak ele alınmalı.

1990’lı yılların ortasından itibaren, özellikle BM Genel Sekreterliği’ni yapan Kofi Annan döneminde BM’in değişen dünyaya uyumunun sağlanması gerektiği, bu sebeple sistemin reforme edilmesi ihtiyacının bulunduğu dile getiriliyordu. Kofi Annan bu ihtiyacı dikkate alarak bir takım reform tasarıları da hazırlamış, özellikle ABD’nin o dönemki güç fazlasını sistemin reforme edilmesinde kullanabileceğini düşünmüştü. ABD ise o dönem BM’in icracı organı Güvenlik Konseyi’nde çok ciddi sorunlar yaşamadığından ya da yaşadığı sorunları çözebileceğine inanmasından bu gibi reform laflarına kulaklarını tıkadı. Ufak çaplı bir takım değişikliklerle BM’nin Soğuk Savaş sonrası düzene hazırlandığı iddia edildi.

Zaten özellikle neo-con olarak anılan Cumhuriyetçi Parti içerisindeki bir gruba göre BM gibi bir örgüte ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında ihtiyacı da kalmamıştı. Bu kanaatin en belirgin uygulamasını Irak Savaşı’nda gördük. ABD, BM’nin herhangi bir kararı olmaksızın Irak’ı işgal etti ve moral bir takım tartışmalar dışında politik herhangi bir tepki oluşmadı. Ancak Yugoslavya’nın parçalanmasından Irak Savaşı’nın ikinci safhasına kadar yaşananlar ABD’nin gücünün kapasitesini ve sistemsel bir takım patolojileri de ortaya koydu.

Amerikan askeri gücünü coğrafi anlamda sınırsız biçimde genişleten Bush doktrininin ardından gelen Amerikan askeri gücünü kontrolsüz bir biçimde geri çeken Obama doktrini, daha bilinen adıyla “smart power”ı, ifrat ve tefrit konusundaki kabulleri paramparça etti. Obama doktrini bölgesel güç boşlukları yarattı. Bilinen bir durumdur ki, kainatın en hazzetmediği şey boşluktur. ABD’nin bıraktığı boşluklar örgütlü siyasal yapıların, özellikle devletlerin güçlü olduğu lokasyonlarda devletler tarafından dolduruldu.Devletlerin güçsüz ya da yetersiz olmadığı yerlerde ise devlet dışı aktörler tarafından. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan DEAŞ bu durumun en çarpıcı örneği.

ABD’nin önemli gazetelerinden New York Times’a sızdırılan Kerry’nin ses kaydı yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız ABD dış politikasının seyri üzerine tartışmaları iyice şiddetlendirecek. Obama’nın özellikle muhafazakarlar tarafından Gorbachev’e benzetildiği, yatıştırma politikasının mimarı Chamberlain ile karşılaştırıldığı bilinen bir durum. Kerry bu tartışmaları Amerikan askeri gücünün diplomasiyi desteklemediği yakınması üzerinden yeniden gündeme getiriyor. Ses kaydından öyle anlıyoruz ki Kerry ile Obama arasında dış politika konusunda derin bir görüş ayrılığı var.

Peki bu görüş ayrılığı neden şimdi ortaya çıktı? Kerry, Obama’nın dört yıldır dış işleri politikalarını yürütürken ABD başkanlık seçimlerinin hemen arifesinde bunun bir şekilde basına sızması oldukça manidar bulunuyor.

Suriye konusu bu tartışmaların da odağında. Ama tartışmaların soruna çözüm amacıyla değil sorunu araçsallaştırmak amacıyla yürütüldüğü söylenebilir. Diğer bir deyişle Suriye meselesi ne yazık ki bu tabloda ABD için politik bir rant alanı halini almış bulunuyor ve bu da belki sorunun daha da uzamasını sağlayan başka bir faktöre dönüşmüş durumda. Kerry’nin de Suriye krizinin faturasını Obama’ya bırakarak bir sonraki dönem için ABD başkanlığı adaylığına hazırlandığı söylenebilir.

IRAK’TA OYUNU BOZAN TÜRKİYE İSTENMİYOR

Bu arada Irak hükümetinin yukarıda hali pür melalini ifade etmeye çalıştığımız BM Güvenlik Konseyi’nin gündemine, Türkiye’yi şikayet eden bir tasarıyı getirdiğini gördük. Dünyada hiç bir sorunu çözme potansiyeli olmayan BM gündemine bu sorunu itaşımanın kendi iç ironisi bir yana,Türkiye Irak’ta, Irak’ı işgal için bulunmayan, kelimenin tam anlamıyla sadece Irak halkının yararına bulunan tek ülke konumunda. Diğerlerinin hepsi bölgede DEAŞ’le mücadele adına Irak’ı daha fazla tahrip ve Irak halkını taha fazla tehcir ve katliam neticesi verecek şekilde bulunurken, Türkiye, bölgede kalıcı olacak bir çözüm için Musul’u sadece kendi halkına, kendi sakinlerine terkedecek bir mücadele programını gözetmek üzere Irak’tadır.

Irak’ta neredeyse işgalci konumunda olmayan ülke kalmamışken, Irak hükümetinin sadece Türkiye’nin varlığına itiraz ediyor olmasının elbet önemli bir anlamı vardır. Bir defa, orada şu ana kadar Irak’ı harap eden, şimdi paylaşmakta olan, oradaki tarihin kaydettiği en büyük yolsuzluklara ortak olan güçlerin arasında bir tek Türkiye yoktur.

Türkiye bu topraklardan kendisine karşı doğan güvenlik tehdidine karşı kendi savunma hakkı kapsamında orada; bir de Musul’u yabancı unsurlar eliyle işgal edip bir de Kurtarıcı zulmü yaşatmak isteyenlere engel olmak için.

Musul’u kendi evlatları DEAŞ’ın elinden rahatlıkla kurtarabilir. Ne PYD’ye ne de Şii Milislere kurtarıcı olarak ihtiyaç yoktur, haddi zatında onların yapacağı kurtarma değil işgal olacaktır ve bu da Türkiye’ye birinci derecede tehdit üreteceği için savunma hakkı doğurmaktadır.

Üstelik Türkiye’nin bu mevcudiyeti Irak hükümetinin başta onayına, hatta talebine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Bu saatte yapılan bu itirazların, bölgede oynanan oyunlara karşı Türkiye’nin attığı adımların fazla oyun bozucu olarak bulunmasından kaynaklanıyor. Çünkü Türkiye “oyunu bozarak bitirecek tek taraf” ve bu rolünü de eninde sonunda oynayacaktır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: