Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kendi alemimizin bir şahidi: Muhammed Emin Saraç

Bu alemden bir alim göçtü. Yaşadığımız alemin, bizi şekillendirmiş, inşa etmiş, yormuş ve eğlendirmiş olan alemin gizli ve aşikar boyutlarının en kıymetli şahitlerinden, yetiştirdiği öğrencilerle, ortaya koyduğu ilimle kendi aleminin de alimi, beyefendisi Muhammed Emin Saraç hoca dar-ı bekaya irtihal etti.

Alimin ölümüyle bir alemin de ölümünü ifade eden hadis-i şerifi, her alimin ölümünün ardından tekrarlana tekrarlana anlamını yitiren bir klişeye dönüşme tehlikesini görerek zikrediyorum. Oysa bunun anlamını gerçekten iyi idrak etmek gerekiyor. Alem ile alim arasında nasıl bir ilişki var? Bir alim öldüğünde bir alem nasıl ölüyor, o alemden nasiplenmiş, ona muttali olmuş insanlara ne oluyor?

Her alim kendi ilmiyle, derdiyle, endişesiyle, mücadelesiyle, cehdiyle bir alem inşa ediyor. İlim yoluyla bir alemin inşasının nasıl gerçekleşiyor olduğuna ve burada kimin ne kadar eğlenebildiğini, kimin hangi kenarına, hangi ucuna ne kadar girip hangi nasibini ne kadar alabildiğini gerçek ilim sahipleri çok iyi müşahede ederler.

M. Emin Saraç aslında hepimizin de içinde yaşadığı, çoğuna muttali olduğumuz bir alemin alimiydi. Bir açıdan “içimizden biri” ama ondan da öte biriydi. Bizim alemimizin son yüzyılda yaşadıklarının, içinden geçtiği bütün yolların, durakların en canlı şahitlerinden ve faillerindendi. Tek Parti döneminde Müslümanları siyasal ve toplumsal beden bütünlüğünden mahrum bırakmaya kast eden süreçte bedensiz organlara dönüşmüş Müslümanların tekrar vücuda gelme cehdinin öncü aktörlerinden biri.

Bu cehd içinde kendi neslinden önemli bir kesimi temsil ediyordu M. Emin Saraç hoca. Müslümanları siyasal bedenden mahrum bırakmaya kast eden yeni siyasal beden kendisini bireysel bedenler üzerindeki hakimiyeti üzerinde göstermeye çalışıyordu. O yüzden bireysel bedenlere giydirilmeye çalışılan kıyafetler, şapka sadece bir şapka olarak görülmüyordu,aynı zamanda savaş meydanında işgaline karşı direnç gösterilmiş düşmana gönüllü teslimiyet olarak da görülüyordu. Savaş meydanında yenilmiş olan düşmana sonradan duyulan hayranlık, o hayranlıkla onun taklit edilmesi, bütün bir zafer iddiasını da boşa çıkarıyordu.

Alfabenin değiştirilmesi bir reform olarak görülebilir miydi? Görüldü diyelim, öncekine karşı sergilenen düşmanca ve cezalandırıcı dışlama kimin kime karşı mücadelesini teşkil ediyordu?

M. Emin Saraç hocanın ilmi yolculuğu bu karşılaşmayla, bu gerilim ve takip ortamında oluştu. O takip ortamı kim ne derse desin ve aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun bugünün siyasi ikliminin hala kurucu gerilimini oluşturmaya devam ediyor.

Arkadaşlarımız İsmail Kılıçarslan ve Yusuf Kaplan dün Hocanın bu süreçte yetiştiği ortamı, beslendiği kaynakları, bu kaynaklara ulaşmak, hocalarıyla hoca-öğrenci ilişkisini sürdürebilmek için verdiği mücadeleyi bütün ayrıntılarıyla yazdılar. Sadece çocuğuna Kur’an öğrettiği için yargılanmış, mahkum edilmiş, ceza almış, eziyet çekmiş insanların hikayesi bugün ne kadar uzak gibi geliyor! Oysa bunlar bu ülkede yaşandı ve M. Emin Saraç hoca hayatıyla, bütün müktesebatıyla bu yaşanmışlığın en canlı şahitlerindendi.

O devrin, o mücadelelerin, o mücadeleyi veren ulemanın ve talebelerin en iyi hikayesini bana göre Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı anlatır. Bir çok vesileyle hep onu hatırladım, yine anmakta fayda var.

Gül Yetiştiren Adam, Cumhuriyet dönemi ulemasının dramını anlatan ama sonu umut veren bir mesajla biter. Romanda özellikle harf inkılâbından sonra devre dışı kalan, dışarıya hâkim olan dünyayla iletişim dilini yitiren ulemanın gül yetiştirmek suretiyle dünyaya ve gelecek nesillere tutunma çabası harika bir dille resmediliyor. Romanın bir yerinde devreye giren çocuk, ulemanın geçmişten aldığını gelecek nesillere aktarmasının tek yoludur.

Cumhuriyet döneminde ulemanın gül ve çocuk yetiştirmek üzere girdiği zahmetler Türkiye’nin her tarafında bu tür tecrübeler ortaya koymuştur.

M. Emin Saraç hoca bir yandan kuşak olarak tam da bu dönemin gül yetiştiren adamlarının yetiştirdiklerinden, ama hızla kendisi de sonraki kuşakları “gül gibi” yetiştirmeye başlayanlardan biri. İlim yolculuğunda Türkiye’de iyice kesat duruma düşürülmüş ortamla iktifa etmemiş, 1950 yılında o dönemde İslam dünyasının İslami ilim tahsilinin göreceli en iyi durumda olduğu Mısır’a, El-Ezher’e gitmiş orada 9 yıl ilim tahsili alırken Mısır’ın da yaşamakta olduğu çok önemli süreçlerin de şahidi olmuştur. Kral Faruk’u deviren askeri darbe, sonra Cemal Abdünnasır’ın yine bir darbeyle iktidara gelişi ve İhvan hareketine karşı başlattığı acımasız kıyım M. Emin Saraç hocayı, İslam dünyasının başka önemli bir tarihsel sürecine daha şahit kılmıştır.

Bu esnada dünyadaki bütün Müslüman ulemanın beslendiği ilmi havzada çok önemli şahsiyetlerle tanışıp arkadaşlık yapmıştır. Yusuf el-Karadavi ile sınıf arkadaşlığı yapmıştır mesela. En son Karadavi için 2016 yılında düzenlenen Vefa gecesine katılımında her ikisini bir arada görme imkanı bulabilmiştim.

M. Emin Saraç hoca Mısır dönüşü Türkiye’de ilim tahsiline ve talimine devam ederek çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Yetiştirdiği öğrencilerin sonradan geldikleri konum itibariyle herkesin bir şekilde eğitimine dolaylı veya dolaysız etkide bulunmuştur. Bekir Karlığa ve İsmail Hakkı Şengüler ile birlikte Seyyid Kutub’un Fizilalil-Kur’an’ı tercümeleri bu etkiler arasında en dikkate şayan olanlarından.

Mekanı cennet makamı âlî olsun.

NOT: Bu vesileyle yine hocanın rahle-i tedrisinden dolaylı veya dolaylı nasiplendiğini bildiğimiz Kadir Topbaş’a da Allah’tan rahmet diliyorum. Dün Hayrettin Karaman hocamızın onun için yazdıkları çok kıymetli bir şahitlik. Bu şahitliğe sonuna kadar itimat ediyor, kendi şahitliğimi de katıyorum.

Allah rahmet eylesin, mekanını cennet, makamını âlî kılsın.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: