Prof. Dr. Yasin AKTAY

Karizma zamanlarında siyaset

Karizmatik liderlik sosyologların kafasını her zaman karıştırmış olgulardan bir tanesi olmuştur. Modern toplumların ve kurumların yönetiminde liderliğin önemini neredeyse yoksaymaya doğru giden Weber’in karizma sosyolojisi, modernleşmiş toplumlarda karizmatik liderliği geçmişte kalmış bir olgu olarak tarihe gömmüştü. Oysa 20. yüzyılda bütün büyük ülkelerin tarih sahnesinde ancak karizmatik liderleriyle ve hatta o liderler sayesinde parlamış olduklarını gösterdi. Gandhi’den, Cinnah’a, Chirchill’den Lenin ve Stalin’e, Atatürk’ten Abdunnasır’a kadar geçmiş yüzyılın tarihinde olumlu veya olumsuz etkili roller almış bütün liderler karizmatik özellikleriyle öne çıkmıştır.

Bununla birlikte bütün bu toplumlarda karizmatik liderlik kurucu, yükseltici bir rol oynamışsa da devredilebilmiş değildir. Bazen arka arkaya iki karizmatik şahsiyetin geldiği de görülmüştür ama her biri nevi şahsına münhasır olmuştur. Bir toplumun tarihinde karizmatik liderlik istisnai bir hadisedir ve onun varlığında siyasetin dinamikleri bundan büyük ölçüde etkilenir. Normal zamanlardaki gibi yürümez siyaset veya toplumsal süreçler. Zaten karizmatik liderliğin toplumsal rutini bozan, onu yeniden kuran ve işleten bir boyutu vardır. Rutinlerin yeniden kurulması, zaten eski rutinlerin ya işlemez hale gelmiş olmasından veya toplumu belli bir kriz ortamına sürüklemiş olmasından dolayı kendi ortamını yeterince bulmuş oluyor zaten.

O yüzden karizma ile kriz çok ilişkili süreçlerdir. Genellikle kriz ortamları, derinliği ve toplumsal karşılığı oranında karizmatik bir liderliğe ihtiyacı beslerler. Bununla birlikte her kriz ortamının siyasette paradigmatik bir değişim ihtiyacını ifade etmesi ve bunun karizmatik bir liderliği doğurması zorunlu değildir.

Sistem veya paradigma içinden üretilen krizleri çözmenin kendisinin ürettiği bir karizma da vardır ama bu karizmanın her zaman kurucu bir boyuta ulaşması da zorunlu değildir.. Ancak sistemin veya paradigmanın kendisi bir sorunsa ve sürekli krizler üretiyorsa, bu sistemle baş edecek, bu sistem değişimine talip olacak bir karizmatik liderliğin daha da istisnai olması kaçınılma oluyor.

Türkiye’deki parlamenter sistemin ülkenin gelişimine nasıl bir ket vuruyor olduğunu, büyük ölçüde Erdoğan’ın sergilediği liderlik performansıyla daha net bir biçimde gördük. Türkiye I. ve II. Dünya Savaşı şartlarından dolayı çok daha kötü durumda olan bir çok ülkenin gerisinde kaldıysa, bu büyük ölçüde ayağına adeta prangalar vuran bu sistem yüzünden oldu.

Kabul edelim ki 2002 yılından itibaren bir parlamenter sistem içinde olabilecek son derece istisnai bir durum Erdoğan sayesinde yaşanıyor.

Erdoğan’ın ortaya koyduğu siyasi liderlik hem Türkiye’nin toplam siyasi krizinden çıkışta ortaya koyduğu pratikle kendini gösteriyor, hem de Belediye Başkanlığından beri liderliğini yaptığı toplumun başına gelen her krize karşı açtığı çözüm yollarıyla…

28 Şubat’tan, Askeri vesayet rejiminden, 27 Nisan’da, 12 Eylül’de, Gezi’de, 17-25 Aralık’ta ve en son 7 Haziran’da girilen krizleri yönetme tarzı; kendi yerine önce Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanlığı sonra Ahmet Davutoğlu’na başbakanlığı devredişi, onun liderliğinin tesadüfi olmadığını her seferinde tekrarlayarak gösterdi.

Esasen, Türkiye’nin verili normal şartları altında parlamenter sistem bu kadar uzun dönem bir partinin tek başına iktidarına imkan vermiyor. AK Parti’nin 14 yıllık tek başına iktidarı fiilen bir başkanlık sisteminden beklenebilecek avantajları sağladı. Ancak bunun Erdoğan’ın liderliğiyle mümkün olan istisnai bir durum olduğunu görmek gerekiyor. Bunun içerdiği riski 7 Haziran’dan itibaren yaşananlar çok açık bir biçimde hatırlattı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinin Türkiye tarihinde istisnai bir karizmatik lider olduğunda hiç kuşku yok. Onun bu özelliği başbakanlığını da istisnai kılıyordu, seçilmiş olmanın kattığı ilave güçle birlikte Cumhurbaşkanlığını da istisnai kılıyor.

2000 yılında yazmaya başladığım Karizma Zamanları isimli kitabımda, karizma zamanlarında siyasetin kendine ait bir dilinin veya ruhunun sökün ettiğini anlatmaya çalışmıştım. İstisnai olan bu liderlik biçiminin bir toplum için en güçlü sosyal sermaye rezervini de barındırdığını ama bu sosyal sermayenin geleceğin inşasında çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini de anlatmaya çalışmıştım.

Bunun için karizmatik dönemin kurumsal yapıların daha iyi ve rasyonel bir işlevsellikle geliştirilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Aksi taktirde toplum veya izleyicileri, karizmanın kendi zamanındaki parlayışının müsrif bir tüketicisi olarak kalır.

Daha önce bir çok lider tarafından denenmiş olan ve ülkenin yönetiminde, kalkınmasında çok daha verimli bir sistem olduğu kuşkusuz olan başkanlık sisteminin ancak güçlü bir karizmatik müdahaleyle ikame edilmesi mümkün. Erdoğan’ın şahsında Türkiye bu fırsatı yakalamış görünüyor.

Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun da Türk siyasetinde çok az kişiye nasip olabilecek istisnai özellikleri olduğu çok açık. Dış politikada ortaya koyduğu kavramlar ve kendine özgü tarzı literatüre önemli bir katkı olarak tarihe geçmiştir. AK Parti’nin kuruluşundan bugüne kadar her aşamasındaki başarılarında kimsenin gözardı edemeyeceği payıyla her zaman AK Parti’nin harcında en önemli unsurlardan biri olmaya devam edecektir. Kendisini partinin genel başkanlığını bırakmaya sevk eden süreç, kuşkusuz kaçınılmaz olarak farklı değerlendirmelere konu olacaktır. Ancak onun da müstesna bir kişilik olduğunu hiç kimse gözardı edemeyecektir.

Müstesnalığını, bir makamı bırakma kararı verirken sergilediği inanılmaz vakarda da kendini göstermiştir. Hiç bir faninin kolayca feda edemeyeceği makamlara karşı sergilediği zühd ve hiçbir fitne alevine fırsat vermeyen vefa konuşması da alışıldık siyaset dilini konuşanlar açısından anlaşılması elbette imkansız bir tavır olmuştur.

Karizma Zamanlarının siyaseti her zaman bu değil elbet. Ama Erdoğan’ın liderliğinde AK Parti’nin siyaset dili tam da budur. Bunu anlamak isteyenlerin önce bu dili öğrenmeleri gerekecektir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: