Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kararlı siyasetin farkı

Son yazımda Anayasa Komisyonu esnasında bazı CHP’li ve HDPli vekillerin tartışmaların zamanlamasına dair ortaya koydukları tavırları tipik ibretlik tutumlar olarak zikretmiştim. Bu tavırlar hakikaten ibretlikti çünkü anayasa görüşmeleri için “namütenahi bir zaman” talep ediyorlardı.

Gerekçesine bakıldığında kulağa hoş gelen, hatta bir ölçüde kutsiyet atfedilen bir toplumsal sözleşme olarak anayasa değişikliği esnasında hiç kimsenin aklında, gönlünde hiç bir şey kalmayıncaya kadar herşeyin sonuna kadar konuşulmasının önemine işaret ediyordu.

Peki sözkonusu olan bu aktörler olduğunda bu sözün bir sonu olur muydu gerçekten? Niyet olayı kökten engellemek olduğunda ve bu niyet da başından beri izhar edilmiş olduğuna göre bu konuda konuşmalarda taraflardan herhangi birini ikna edecek bir doyum noktası olabilir miydi?

Aslına bakarsanız CHP’lilerle HDP’lilerin anayasa tartışması esnasında uzlaşmazlık konusunda önceden vermiş oldukları karar belli olduğu andan itibaren bütün tartışmalar, neticesi belli tamamlanması gereken bir prosedüre dönüşüyor. Ama “namütenahi konuşma talebi” ile ilgili kaydedilmesi gereken bir-iki noktayı tamamlamaya fırsat veriyor.

Birincisi, CHP-HDP’nin bu zaman bolluğunun büyük ölçüde bu ülkeye karşı sorumsuzluğunu yansıtıyor olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, aynı siyasi meşrepten beslenen bu iki partinin bu ülkenin insanına karşı taşıdıkları en ufak bir sorumluluk duygusu yok. Bu ülkeyi geliştirmek, kalkındırmak, bu ülkeye pozitif bir değer katmak gibi bir dertleri yok. Elbette korumaya çalıştıkları bir durum var ve o durumun muhafazası adına her türlü direnci sergilemekten geri durmuyorlar. Halihazırda o durumun, o pozisyonun korunması için kendilerine gerekli olan tek şey daha fazla zaman. O yüzden işi yavaşlatmak, sabote etmek, sürece takoz koymak en iyi yaptıkları şey oluyor.

İkincisi, CHP ve HDP’nin bu zamanı kazanmak ve tartışmaları namütenahi sürdürmek için öne sürdüğü “her şeyin sonuna kadar konuşulması” gerekçesi, liberal sol siyasetin üzerinde bir zamanlar çok durduğu müzakerece demokrasinin en önemli pratiklerinden birisi. Sınırsızca konuşmayı kutsama derecesinde öne çıkaran bu siyaset, aslında konuşmanın zamanla siyaset üretmeyi imkansız hale getirecek şekilde her şeyi anlamsızlaştırdığını bile fark etmedi.

Bu dönemin ruhunu yansıtan ünlü Fransız postyapısalcı felsefeci Jacques Derrida aslında mevcut bir siyasi durum karşısında veya bir metnin gerçek anlamının ne olduğu hususunda geçerli olan ilkenin “karar verilemezlik” olduğunu söyleyerek bu tarz bir siyasetin felsefi temelini de çok sağlam bir biçimde kazmıştır.

Karar verilemezlik, bir nihilist ruh halinin sonucudur eninde sonunda ve insanları kör kuyularda merdivensiz bırakır. Bu ruh hali sol liberal siyasete sirayet eder ve onu tamamen kararsız bırakır. Bugün solun bir türlü siyaset üretemeyişinin bir sebebi de bu çok konuşma hastalığından başkası değil. Neticede çok laf yalansız olmuyor.

Allah’tan sorumluluk diye bir başka güçlü duygu var ve bu duyguya sahip olan insanlar ve o insanların yürüttüğü bir siyaset de vardır. Konuşmak bir yere kadar ama “kifayet-i müzakere” diye bir seviye de var ve “karar vericilerin” bu seviyeyi iyi görmeleri, gördükleri anda da o ana kadar dinlemiş oldukları bütün farklı görüşlerden en makulünü görüp onda karar kılmaları tam da siyasi kalite ve performansı ortaya koyar.

“O müminler ki, bütün sözleri dinler ve o sözlerin en güzeline uyarlar.”

TBMM’nden, halkın oyuna sunulmak üzere kararına varılan anayasa değişikliği önerisi de yapılan geniş istişarelerin sonucunda ulaşılan bir kararın neticesidir. Bu karar için yola çıkıldığında AK Parti’nin metni farklıydı, MHP’ninki farklı. Ama ikisinin tartışması neticesinde ortaya bir uzlaşma metni çıktı ve bu metin de aslında komisyon aşamasında da yine devam eden istişareler neticesinde revize edildi. Sonsuzca tartışmalar yapılarak, çok iyi retorik performanslar ortaya konularak bu metnin çok sorunlu veya mükemmel olduğu gösterilebilir. Bundan sonrası herkesin istikametini, niyetini ve bu dünyaya dair meylini ortaya koyar.

Ama herkesin süreç içinde öğrendiği bir şey var ki, kamu, bu konuda sol siyasetçilerin zannettiğinden çok daha fazla kararlı olmayı talep eder. Bu konuda ortaya çıkmış olan kararın hangi yaşanmış gerçekliklerden çıktığını insanlar çok iyi görüp ona göre karar verecekler. Ülkesi için bir nebze sorumluluk taşıyan insanlar için ortada karar verilemez bir durum sözkonusu değil.

Türkiye yönetimde tam bir zaman, işlevsellik, verimlilik ve enerji kaybına yol açan dağınıklığı giderme ihtiyacına nihayet cevap veriyor.

Türkiye cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte bir tür beden bütünlüğünü ve hareket uyumunu temin etmiş oluyor.

Devletin organlarının birbirinden farklı istikametlerde çalışması gibi durumlarla sıkça karşılaşabiliyoruz mevcut durumda bu da ülkenin beden bütünlüğünü spastik bir engellilik haliyle malul kılıyor. Bu maluliyet gideriliyor.

Türkiye bu beden bütünlüğünü temin ederek bir baş ile idare edilen bir millet olma istidadını daha da pekiştirmiş oluyor.

TBMM’nde varılan bu karar milletin önüne gelmiş oluyor. Milletin kararı her ne olacaksa, sadece milletin kararı olmak dolayısıyla kendi başına “iyi” olacaktır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: