Prof. Dr. Yasin AKTAY

Kalkınmada tekniği kültürden ayrıştırmanın imkanı

Dinin toplumsal değişim sürecinde bir sosyal aktör olmakla ilgili konumunu belirlemeye çalışırken Türkiye’nin kalkınma tarihi özelinde yüzleşmek zorunda kalınan bir soru var: Batıyı parçalayıp istediğiniz kısmını alıp istediğiniz kısmını bırakabilir misiniz? Teknolojisini alıp kültürü ve ahlakını bırakabilir misiniz?

Tartışmanın tarihsel ve sosyolojik bağlamı aslında 19. yüzyılın son günlerine kadar gidiyor.

19. yüzyıl sonu Osmanlının askeri, idari ve sosyal reformlarının yavaşladığı, buna mukabil, kültürel etkilenmenin gittikçe arttığı bir dönemdir. Etkilenme edebiyatta, sanatta ve giderek dini anlayışta bile oluyordu. Avrupa’ya gidip gelişme karsısında büyülenmiş olarak geri dönen Müslüman seyyahlar veya öğrenciler, teknik adamlar, bu dönemin entelijansiyasını oluşturmuş ve Jön Türkler denilen hareketi başlatmışlardır. Bu hareket daha sonra İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık gibi akımların da ilk inisiyatifini oluşturacaktır. Bu dönemden itibaren bütün İslam dünyasında da sorulan can alıcı soru gündemdedir: İslam dünyası niçin gerilemiştir? Veya niçin Avrupa ilerlerken İslam dünyası geri kalmıştır?

Süreç içinde batılılığı iyice içselleştirmiş kesimler bu soruyu açıkça dini, yani İslam’ı, sorumlu tutarak cevapladılar. Oysa modernist veya modernist olmayan Müslümanlar, bu soruya son derece naif bir cevap yetiştirdiler. Cevap “Müslümanların dinden uzaklaşmış olması” idi. Bu durumda “Avrupalıların nasıl oluyor da Hıristiyan oldukları halde ilerleyebildikleri” sorusuna bir cevap bulmak gerekiyordu. Bu cevap da aynı derecede naifti: “Çünkü onlar da Hıristiyanlıktan uzaklaştılar, onun için ilerleyebildiler”. Yani Hıristiyanların kendi dinlerinden uzaklaşmaları onların ilerlemelerine yol açarken, paradoksal olarak Müslümanların gerilemesine İslamiyet’ten uzaklaşmak sebep oluyordu. Çünkü Müslüman reformculara göre İslam özü itibariyle ilerletici iken Hıristiyanlık geriletici idi.

Burada görülmesi gereken şey gerek ulema gerek modernist olarak nitelenen Müslüman aydınların modernleşmenin temel faraziyelerini, örneğin değişim ve ilerleme düşüncesini paylaşıyor olmalarıydı. O açıdan din ile modernlik arasında bu dönemde aslında çok kayda değer bir uzlaşmazlık sorunu yoktur. Batılı kurum ve tekniklerin benimsenmesi dini açıdan gereği kadar meşrulaşmıştır. Çünkü bu kurumlar bir İslam ülkesi olan Osmanlı’nın güçlü olması için gerekli görülmektedir. Dolayısıyla, din ile modernlik arasında varsayılan “uzlaşmazlık” aslında çok geç bir faraziyedir.

İslam’ın değişime karşı muhafazakâr bir tepkiyle özdeşliği biraz da içselleştirilmiş oryantalist bakış açısının bir beklentisidir. Bu bakış açısı Türkiye’deki batıcı modernistlerin iktidarı devralmasıyla birlikte dini her halükarda gerici bir unsur olarak gören bildik Aydınlanmacı görüş olarak yaygınlık kazandı. Ama doğrusu değişime karşı direnç, Osmanlının siyasi yararı için bazı Batılı tarzları benimsemeyi gerektirdiği durumlarda, İslam adına yetkin bir biçimde hareket edebilen ulemanın tipik tavrı değildi. Hatta yön verici motif devletin bekası olunca, ilk modernleşme iradesinin ulema tarafından başlatıldığı bile bir gerçektir. Kısacası, Modernleşme ve dinin karşıt olduğu düşüncesi geç bir faraziyedir ve Cumhuriyet sonrası dinle ilgili politikaların meşrulaştırılmasına hizmet etmek üzere beslenmiştir.

Bununla birlikte bu modernleşmenin muhtevasında Frenk dünyasına, Hıristiyan dünyasına dini ve kültürel açıdan öykünme sözkonusu olduğunda aynı ulema ve İslamcı çevreler buna karşı tepkisiz kalmadı. O yüzden modernleşme konusunda İslamcı çevrelerle diğer çevreler arasında yaşanan gerilim, modernleşme sürecine karşı olmak veya ondan yana olmak arasında değil, aksine bu modernleşmenin kültürel boyutuyla veya onsuz olması şeklinde iki seçenek arasında cereyan ediyordu.

Aynı zamanda modernleşmenin körü körüne bir batı taklidi ve hayranlığına dönüşmesi İslamcı tepkiyi daha kolay harekete geçiriyordu. Osmanlı’nın son sadrazamlarından, aynı zamanda İslamcı düşüncenin de en önemli temsilcilerinden Sait Halim Paşa’nın analizleri, mesela, Batılı kurumların Türk toplumundaki farklılıklar göz önünde bulundurulmadan motomot tercümeyle körü körüne taklit edilmesine karşı idi. Anayasacılığın Türk toplumuna neden uymadığını anlattığı yazıları, modernleşmeye değil modernleşmenin tarzına bir itirazı ifade ediyordu.

Başını Mehmet Akif Ersoy’un çektiği İslamcı Sebilürreşad çevresi bu konudaki çözümü oldukça basit bir formülle ifade etmişti bile: Batının tekniğini ve işe yarar bilgilerini alıp kültürünü onlara bırakmalıydık. Sonradan bu formül yetmişli yıllardan sonraki İslamcı entelektüeller tarafından çok eleştirildi. Eleştirilerin temelinde teknik ile kültürün bir birbirinden ayrıştırılamayacağı, tekniği bir kültürün yarattığı ve teknik alındığı takdirde kültürün de zorunlu olarak geleceği varsayımı vardı.

Bana göre Sebilürreşad çevrelerinin sergilediği seçicilikte bir sorun yoktu. O seçicilik hiç bir zaman adil bir biçimde test edilemedi. O teze hiç bir zaman bir fırsat verilmedi, zira daha batının teknolojisi Türkiye’ye ve İslam alemine girmeden batı sömürgeciliğinin ideoloji olarak münasip gördüğü kültür, siyasetin dayatmasıyla empoze edildi. Batılı kültür, İslam dünyasında batılı teknolojinin bir sonucu değil, doğrudan veya dolaylı sömürgeci siyasetin bir dayatmasıyla oluşmuş o yüzden bu kültür batıdakinden bile daha fazla gayrı insanidir.

Cumhuriyet bir siyasal irade olarak modernleşmeyi topyekûn bir batılılaşma projesi olarak benimseyenlerin diğerlerini tasfiyesiyle sonuçlandı. Bu saatten sonra zaten artık kültürsüz bir teknoloji ithali seçeneğini takip edebilecek bir siyasi irade kalmıyordu.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: