Prof. Dr. Yasin AKTAY

İsrail Türk askerini niçin istiyor?

Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesi fikrine şu âna kadar doğrudan veya dolaylı yoldan ilgili taraflardan hiç kimse bir muhalefet sergilemiş değil. Lübnan Başbakanı çok açıkça davet ediyor. Hizbullah aşırı istekli görünmese de Türk askerini görmekten rahatsızlık duymayacağını değişik zeminlerde ifade ediyor. İran ve Suriye de benzer bir olumlu tutum içinde bulunuyor.

Buna karşılık ABD ve İsrail’in de BM Barış Gücü’nde özellikle Türk askerini istiyor olması Türk halkının içine bir kuşku düşürüyor. Belki Türk kamuoyunda Lübnan’a asker göndermeye karşı muhalefetin en önemli kaynağı İsrail ve ABD’nin bu talepkârlığının altında hissedilen “bit yeniği” kuşkusu. Bu kuşku, her zaman olduğu gibi, Türkiye ne yaparsa yapsın bunu ABD veya İsrail’in planlarının bir parçası olmaktan kurtulamayacağı düşüncesine sevk ediyor.

Daha önce de dediğim gibi bu düşüncelerin ifade biçimleri muhtemelen istemeyerek de olsa vahamet bir “Türkiye” tarifi ortaya koyuyor: Kendi siyaseti olmayan, ABD ve İsrail’in güdümünde, saf bulunup kolaylıkla kandırılabilecek, yöneticileri kolaylıkla satın alınabilen, kendi milli menfaatlerini asla hesaplayamayan, günübirlik hesaplar doğrultusunda hareket edebilen bir “Türkiye”. Bunu bir şekilde andıran bir düzeydeyse bile, durum gerçekten düşündüğümüzden çok daha vahimdir.

ABD ve İsrail’in Türk halkı açısından kabul edilemez bulunabilecek bir takım isteklerini yerine getirmek için devletin doğruları gizleyebileceğine inanılıyor. Zaten bu konuda gizlenemeyen ilişkiler gizlenenlerin daha da vahim olabileceğini telkin ediyor. Türkiye’nin İsrail ile olan savunma işbirliği anlaşmalarının Türkiye’yi ne kadar bağladığı belli değil. İsrail’in Lübnan’a bomba yağdırdığı saatlerde İsrail uçakları bir de Konya semalarında mutat eğitim uçuşları kapsamında cirit atabiliyor. Bunu durduramayan Türkiye, Hizbullah’a silah sevkiyatı ihtimali üzerine semalarından geçen tarifeli İran yolcu uçaklarını indirip İsrail adına arayabiliyor.

Türkiye adına yürütülen politikalarda kurumlar ve organlar arasında bir bütünlüğün olmadığı da ayrı bir gerçektir. Dışişleri bakanlığı Hizbullah’ı istediği kadar Lübnan halkının meşru temsilcisi olarak görsün, Nasuhi Güngör’ün aktardığı bir toplantı haberine göre, Türkiye’nin muhtemel bir Lübnan iştirakinde etkili olması beklenen önemli birimleri Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak, Yani doğrudan ABD ve İsrail’in gözüyle görmeye devam ediyorlar.

Bu bakış açısı farkına değişik vesilelerle tanık oluyoruz aslında. Türkiye’nin üzerine yedi yıl önce kâbus gibi çöken kendi Hizbullah’ıyla ilgili gecikmiş veriler, bunca zaman sonra bugün, FBI’ın katkılarıyla, deşifre olmaya ve Lübnan Hizbullah’ı ile ilgili haberlerin yanına yerleşmeye başlıyor.

Türkiye’nin Lübnan sorunu bağlamında kendi kamuoyuyla yaşadığı bu güven sorununu yazdığım gün Fehmi Koru, İsrail’in sözüne güvenilmezliğine dair çok daha çarpıcı örnekler sergiledi. Hizbullah roketlerinin sivil halkı vurmasına bir mağduriyet propagandasına imkan verecek ölçüde göz yummuş İsrail. Bu da kendi savunma zaaflarını örtbas etmek için başka türlü bir propaganda değilse, İsrail, kendi sivil halkı bombalanıp ölürken, bunu önleyebileceği halde kılını kıpırdatmamış, seyirci kalmış. Ayrıca Dışişleri bakanı Abdullah Gül’ü esir alınmış İsrail askerlerinin aileleriyle gizlice buluşturup bunu kamuoyuna ifşa eden de yine İsrail olmuş. Üstelik gizlilik talebi de Gül’den değil, İsrail’den gelmiş.

Bunu yapabilen İsrail’in, Türk askerini ısrarla istemesinde de benzer bir aklın izleri var mı acaba? İsrail’in alttan alta PKK’yı desteklediği ve bunun Türkiye’de İsrail’e yönelik büyük bir popüler öfkeyi harekete geçirmiş olduğu biliniyor. Kuzey Irak ve Lübnan’daki icraatları dolayısıyla Türk kamuoyunda hiç olmadığı kadar ABD ve İsrail’e yönelik büyük bir kuşku ve öfke birikmiş bulunuyor. Bu duyguların Türk askerini etkilememiş olduğu elbette düşünülemez. Durum buyken, yani İsrail’e güvensizliği olabilecek en yüksek seviyeye çıkmış Türk askerini İsrail Lübnan’da ne yapsın?

Yoksa İsrail, Türk askerini bölgeden uzak tutmanın yolunu, Türkiye’yi ısrarla davet etmekte mi bulmuş oluyor? Asıl güvendiği, bu ısrarlı davete Türk halkının vereceğini umduğu tepki midir?

Sormaya değmez mi?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: