Prof. Dr. Yasin AKTAY

İslam İşbirliği Teşkilatı liderliğinde Erdoğan farkı

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul Toplantısı ilk etkilerini şimdiden göstermeye başladı diyebiliriz. Toplantının bir önceki dönem başkanı olarak Mısır’ın darbeci reisi, bütün dünyadan görmesi gereken muameleyi ilk defa bu Zirve’de görmüş oldu ve bu vesileyle dünyaya bir darbeciye, kendi halkına karşı cürümler işleyen birinin nasıl bir muameleyi hak ediyor olduğu ve nasıl davranılması gerektiği canlı bir örnekle gösterilmiş oldu. Sisi, bir önceki Zirve’nin ev sahibi olarak bu emaneti devretmeye bile İstanbul’a, yani Müslüman liderler zirvesine katılamamış oldu.

Bunda kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ona itirazı etkili bir rol oynamıştır. Mısır Zirve’ye dışişleri bakanı seviyesinde katıldı. O da mesajını okuyup hiç duraklamadan Zirve’yi terk etti gitti.

Aslında bu, İİT’ndan bir önceki dönemde yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın beklediği tepki ve muameleydi. Bundan dolayı Erdoğan İİT’nin ne işe yaradığını sorup sorgulamıştı. Çünkü barışçıl bir protesto gösterisi yapan sivil vatandaşlarına yaptığı darbenin cürmü yetmiyormuş gibi bir de ateş açarak bir günde üç bin kadar insanı katleden birinin her gün tekrarlayan cürümlerine karşı tamamen sessiz duran bir İİT’nin fonksiyonu sorgulanmayı fazlasıyla hak ediyordu.

İslam demek her şeyden önce insan hakkı, hukuku, adalet demek. İnsana insan olma vasfı dolayısıyla saygı duymayı ve göstermeyi güçlü bir ilke olarak mümine telkin eden İslam’ın topraklarında bu zulmün bizzat devletler eliyle yürütülmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir şey değildi, ama İİT’nın varlığına rağmen böyle bir şeş olabiliyor ve İİT buna sadece sessiz, tepkisiz bir seyirci kalabiliyordu.

Mısır’da geçtiğimiz Cuma günü Sisi’ye karşı başlatılan ve 25 Ocak Devrim günlerinden bir günü andıran protesto hareketlerinin İİT’nda gördüğü bu muamelenin bir artçı sarsıntısı olduğunu söylemek mübalağa olmaz. İİT’ye gelmeden önce Mısır’ı ziyaret eden Suudi Arabistan Karlı Selman’ın Mısır’da geçirdiği 5 günü kendi meşruiyetini restore eden bir vesile olarak pazarlamaya çalışan Sisi’nin iki adayı para karşılığı Suudi Arabistan’a satması Mısır halkının “toprak namustur” başlığı altında protestolarını harekete geçirdi.

Bu arada Sisi’nin Kral’dan bir de 350 bin dolarlık bir saati hediye almış olması Sisi’ye duyulan öfkenin gücünü iyice artırdı. Bugün Mısır’da tıpkı 25 Ocak Tahrir günlerindeki gibi ne salt İhvan’a ne de hiçbir siyasi hareket tek başına mal edilemeyecek geniş katılımlı bir isyan hareketi başlamış durumda. Slogan da aynı: “Halk düzenin devrilmesini istiyor “

İstanbul’daki İİT zirvesinin bir diğer önemli farkı da sonuç bildirgesinde güçlü üye ülkelerinden birinin son zamanlarda İslam dünyasında yaşanan istikrarsızlıkların sorumlusu olarak alenen eleştirilmesi ve uyarılması oldu. Cumhurbaşkanı düzeyinde Zirve’ye katılan İran’ın özellikle Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan gibi merkezlerde açıkça mezhepçi politikalar takip ederek İslam dünyasını içine soktuğu tehlikeli durum, karşı-mezhepçi bir yanlışlığa sapılmadan vurgulanmış oldu. Erdoğan’ın kendi kimliğini bu zeminde Sünni veya Şii değil sadece Müslüman olarak ilan etmesi de mezhepçiliğe karşı durulması gereken sağlıklı ve çözüm odaklı konumu tavsiye ediyordu.

Bir önceki yazımızda İslam Dünyası’nda halife sonrası şartlarda oluşan İslam’ın siyasi birliğinin yokluğunun nelere mal olduğunu ve bu boşluğu doldurma arayışlarını anlatmıştık. Bu boşluğu devlet düzeyinde hiç kimsenin doldurmaya niyeti yokken sivil alanda İhvan ve Cemaati İslami ilginç birer enternasyonel örgütlenme olarak önemli bir rolü deruhte etti, ancak bu örgütler dünyada Müslümanlara siyasi bir ağırlık kazandırmıyor, Müslümanları uluslararası ilişkiler düzeyinde etkili kılamıyorlardı.

ÖLMÜŞ BİR BEDENE ÜFLENEN RUH: İKÖ
1969 yılında Kudüs’ün İsrail tarafından yakılma teşebbüsü Müslümanların dünyada ayrıca bir uluslararası siyasal güç olması yönünde bir refleksi harekete geçirdi. Bu refleks, İhvan ve Cemaati İslami gibi sivil oluşumları saymasak, doğrusu devletler düzeyinde 1918’de ölmüş bir bedenin tekrar dirilme çabası gibi bir şeydi. Büyük ölçüde Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın inisiyatifiyle başlatılan bir konferansla dünyada Müslüman ülkeler arasında bir işbirliği ve dayanışma örgütünün kurulması fikri bu vesileyle olgunlaştı.

Şimdilerde nüfusu 1,7 milyarı bulan Müslümanların dünyadaki siyasi ağırlığı bugün bile, bu teşkilata rağmen yok denecek kadar az. Dünya enerji kaynaklarının yüzde 70’e yakını Müslüman coğrafyada bulunuyor ancak küresel gelirin sadece yüzde 7,5’u, ticaretin de sadece yüzde 11’i bu dünyaya ait. G8 ülkeleri arasında bir Müslüman ülke yok. BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında bir Müslüman ülke yok.

Oysa dünyada son zamanlarda savaşların, istikrarsızlıkların büyük bir çoğunluğu Müslüman ülkelerin oluşturduğu coğrafyalar içinde cereyan ediyor. Buna mukabil bunlara gerekli müdahale için BM iradesini harekete geçirecek bir Müslüman ülke yok. En gelişmiş 20 ülke içinde Suudi Arabistan, Türkiye ve Endonezya bulunuyor, ancak bu yapının etkinliği de bu yapının içindeki Müslüman varlığının etkisi de oldukça sınırlı.

Örgüt, 2011 Temmuz’unda Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen 38. Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde ismini İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirmeyi ve merkezinde Kabe’nin bulunduğu bir amblemi kabul etti.

Bölgesel örgütlenmelerin, uluslararası dayanışma ve işbirliği örgütlerinin öneminin çoğaldığı bir dünyada Müslüman alemi temsil edecek, Müslümanlar arasındaki işbirliğini hatta birliği temin edebilecek bir yapının önemi her geçen gün kendini bir ihtiyaç olarak hissettiriyor. 1969 yılında Kudüs duyarlılığının harekete geçirdiği bu yapının biraz daha etkinleşmesi yönünde bizzat Müslüman nüfusun sosyolojisinden mütevellit ciddi bir baskı var.

Ne yazık ki, bu baskıya rağmen ve İİT’nin varlığına rağmen bugün dünyada Suriye, Yemen, Libya, Mısır, Irak, Filistin ve Myanmar’da yaşananlar yaşanmaya devam ediyor.

Şimdiye kadar arzulanan işlevini yerine getirememiş olan İİT’nin Türkiye’nin ev sahipliğinde ve onu ilk harekete geçirmiş olan Kral Faysal’ınkine benzer yaklaşım ve duyarlılığıyla Selman B. Abdülaziz yönetimindeki Suudi Arabistan arasındaki yakın işbirliği sayesinde daha işlevsel hale gelmesini umuyoruz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: