Prof. Dr. Yasin AKTAY

İran’a ambargonun kaldırılması

İran’a uygulanan yaptırımlar, BM’nin beş daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında varılan nükleer uzlaşının gereklerinin İran tarafından yerine getirildiğinin açıklanmasının ardından kaldırıldı. Bu İran ve uluslararası politika açısından çok önemli bir gelişme. Zira İran, kendisine uygulanan yaptırımlar dolayısıyla kriz alanlarında uzlaşmaz bir politik tavır izlediği gibi hem iç politikada hem de dış politikada marjinalleşme eğiliminde olan bir ülke durumuna gelmişti. Bu durum bölgesel krizlerin çözüme kavuşturulmasında doldurulması zor boşluklar oluşturuyordu.

Bölgesel işbirliğinin gelişmesi, krizlerin çözüme kavuşturulmasında çoklu mekanizmaların devreye girmesi gerektiğini savunan Türkiye İran’ın sistem dışına çıkarılarak marjinalleştirilmemesi gerektiğini baştan itibaren söylüyordu. Bu bakımdan İran’la Batılı ülkeler arasında varılan nükleer uzlaşının yol taşlarını da Türkiye’nin dizdiği bile söylenebilir.

İran’ın nükleer programı dolayısıyla Batılı ülkelerin uzlaşmaz bir tutum içerisinde oldukları bir dönemde Türkiye, Brezilya ile birlikte bir nükleer uzlaşı sağlamıştı. Bu uzlaşı her ne kadar hayata geçirilemese de İran’ın batılı ülkelerle diplomatik kanalları açık tutmasını sağladı ve biraz gecikmeli de olsa neticede bir uzlaşı durumu söz konusu oldu.

Aralık 2015’te Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu İran’da yaklaşık 12 yıldır devam eden uluslararası soruşturmayı tamamladı ve İran’ın 2003-2009 arası dönemde düşük yoğunluklu da olsa nükleer silah elde etme yönünde çabaları olduğunun tespit edildiğini; ancak 2009’dan itibaren bu yönde bir çaba olduğuna dair şüphe uyandıracak herhangi bir girişim, bir kanıt bulunamadığını duyurmuştu. Kurumun soruşturmayı tamamlamasının ardından yaptırımların kaldırılmasının da önü açılmış oldu.

Neticede İran’a uygulanan ambargolar kalkmış olacak. İran’ın bu şekilde sisteme entegre olmasının, hem bölgesel hem de küresel anlamda ticarî ilişkilerini geliştirmesi hem İran’ın marjinalleşmesini önleyebilir hem de daha sorumlu bir dış politika izlemesinin önünü açması öngörülüyor. Hatta İran’ın Suriye’de ve Irak’ta izlediği yıkıcı ve mezhepçi politikaların da bir ölçüde ekonomik olarak yaşadığı zorluklarla sistemin dışına doğru savrulması, marjinalleşmesi ile ilgili olduğuna dair görüşler var. Bu düşünceye göre uygulanan ambargolar İran ekonomisini ciddi bir darboğaza sürüklemişti.

Bu çerçevede İran’ın en önemli gelir kalemi olan petrol İran’a uygulanan yaptırımlar kapsamında para karşılığı değil trampa usulü ihraç edilmeye başlanmıştı. İran’a uygulanan ambargolardan bu bağlamda en fazla faydalanan ülkelerin başında Rusya ve Çin’in geldiğini ifade edelim. Zira bu ülkeler İran’la mal karşılığı petrol ticaretine bayağı alışmışlardı. Örneğin Çin, İran’a bir dönem ödemeleri oyuncak, protez bacak gibi eşyalarla gerçekleştiriyordu.

İran’ın uluslararası bankalarda bulunan ve blokaj konulan yüz milyar dolar civarındaki varlığının da serbest bırakılacak olmasıyla ülkenin ekonomik anlamda bir miktar rahatlayabileceğini söyleyebiliriz ancak siyaseten de rahatlayabilmesi için uzlaşının ruhuna uygun hareket etmesi gerektiğinin altını çizmek mecburiyetindeyiz. Uzlaşı, bir biçimde İran’ı uluslararası toplumla entegre etme amacına yönelmiş bir eylemdi. Bunun gerçekleşmesi için uygun zemin ambargo kararının kaldırılmasıyla yaratılmış oluyor. Bundan sonra uluslararası toplumla ve bölgeyle ilişkilerinde içe kapanmacı-mezhepçi çizgiyle dışa açık-mezhepçiliği reddeden çizgilerden hangisinin galebe çalacağı İran’ın geleceğini de tayin edecek.

Doğrusu İran şu ana kadar 5 + 1 ile nükleer müzakerelerde ilerleme kaydettiği ölçüde, mezhepçi politikalarını ve bu politikalardaki şiddet dozunu orantısız bir biçimde artırmaya da devam etti. Suriye, Irak ve Yemen’de bizzat kendi güçleriyle veya desteklediği unsurlarla tırmandırdığı krize karşılık nükleer krizde elde ettiği başarı, bu emperyal siyasetine bir ödül gibi de algılanacaktır.

İran’ın bütün bu kriz bölgelerindeki varlığı, milisler üzerinden yaptığı uygulamaların hiç biri DAEŞ terörizminden asla geride kalmıyor. Yol açtığı vahşice ölümler atık kesintisiz bir hal almış bulunuyor. Buna rağmen ABD’nin veya genel olarak 5 + 1’in İran’la müzakerelerinde bu konulara hiç değinmemiş olması, sadece nükleer programla ilgili konulara odaklanmış olması, bu ülkelerin hiç birinin insani sorunlarla hatta terörle de özünde hiç bir sorunlarının olmadığını gösteriyor.

Tabii bu anlaşmanın sadece İran’ın politikalarına bağlı olarak yürüyüp yürümeyeceğini söylemek abartılı olur. Burada İsrail ile İran arasındaki rekabetin ve uzlaşmazlıkların da yönetilmesi gerekecek. Bu krize gebe süreci yönetebilecek tek gücün ABD olduğu söylenebilir ama onun da gerçekten böyle bir gücü var mı?

Obama yönetiminin mevcut “idare-i maslahat” politikasının, yani amiyane tabirle “ne şiş yansın ne kebap” anlayışının bu süreci yönetme konusunda başarılı olabileceğini söylemek çok güç. Doğrusu Obama yönetimi ne İsrail’in kaygılarını, ne anlaşmaya imza koyan diğer ülkelerin kaygılarını ne de ABD kamuoyunu tam anlamıyla tatmin etmiş gözüküyor. DAEŞ terörünün bu kadar ön plana çıkarılarak İran’ın mezhepçi politikaları dolayısıyla yaşanan terörü kamufle etme çabası da bu durumun bir neticesi, yani ABD kamuoyu İran’ın DAEŞ yanında “süt dökmüş kedi” olduğu imajına hazırlanıyor. Beyaz Saray’daki hesabın Tahran’a uyup uymayacağını göreceğiz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: