Prof. Dr. Yasin AKTAY

İngiltere seçimleri

Birleşik Krallık’ta gerçekleştirilen genel seçimde mevcut Başbakan David Cameron’ın Muhafazakar Partisi sandıktan birinci parti çıktı ve hükümeti tek başına kuracak çoğunluğa ulaşmayı başardı. Bu Muhafazakâr Parti’nin bir önceki seçim zaferinin devamı olarak da yorumlanabilecek bir süreç.

Seçimden önce, Başbakan David Cameron’ın sandıktan Muhafazakar Parti hükümeti tek başına kuracak çoğunluğa ulaşamazsa istifa etmesi gerektiğini defalarca dile getiren İşçi Partisi lideri Ed Milliband seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından istifa kararı aldığını duyurdu. İşçi Partisi lideri ile birlikte, seçim sonuçlarının netleşmesinin ardından 52 dakika içerisinde istifa eden bir başka lider ise Liberal Demokrat Parti lideri Nick Clegg oldu. Liderlerin istifa kararlarını açıkladıkları periyot Britanya’da
“İngiltere’yi sarsan 52 dakika” olarak da yorumlanıyor.

İngiltere’yi sarsan ama aslında İngiltere demokrasisi için bir rutin haline gelen bu sarsıcı görüntü Türkiye’de pek örneğini görebileceğimiz bir görüntü değil. Malum, 2002’den beri girdiği her seçimden hezimetle ayrılan MHP’nin lideri ve Genel Başkan olduğu günden bu yana girdiği her seçimden hezimetle ayrılan CHP lideri hiç bir zaman başarısızlık sonrası istifa etmek gibi bir düşünce içerisinde olmadılar, aldıkları hezimetleri başarı olarak değerlendirme ve kendilerini buna inandırma eğilimi içerisinde oldular. Ana muhalefet partisi lideri oyunu bir-iki puan artırmış olmayı başarı ölçüsü olarak sunabildi. Seçime hızla yol aldığımız bu günlerde, her konuda inanılması güç vaatlerde bulunan CHP Genel Başkanı, bu havada bile popülizm yapamadığı ve vaat edemediği tek şey seçimleri kazanmak, seçimlerde birinci parti olmak. Her şeyi vaat ediyor ama seçimleri kazanmayı kimseye vaat edemiyor. Bütün hayali yüzde 35 oy almak oluyor ki, bu oyun onu iktidara getiremeyeceğini, hatta AK Parti karşısında birinci parti yapamayacağını zaten peşinen kabul edemiyor. Peki, seçim kazanamayacağını baştan kabul eden bir muhalefet liderinin bol keseden yaptığı vaatlere kim neden inansın? Tabi bu da ayrı mevzu ama.

İngiltere’deki bu seçim sonuçlarınınsa kuşkusuz başka boyutları veya uzanımları var. Başta Türkiye ve AK Parti açısından, Muhafazakar Parti Avrupa Parlamentosunda Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu Avrupa Muhafazakar Reformcular Birliğinin (AECR) en önemli diğer kurucu üyesi. Kendi seçiminde yine 1. Parti olacağı görünen AK Parti ve İngiltere ilişkileri için istikrarlı bir kanal daha şimdiden iyice güçlenmiş oluyor.

Seçim sonuçlarını iç politika açısından da önemli boyutları var. 2014 yılı Eylül ayında İskoçya’da gerçekleştirilen referandumda İskoç halkının % 55’i Birleşik Krallık altındaki 300 yılı aşkın süredir devam eden birlikteliğe devam etme kararı almıştı. Bu süreçte İskoçya’da oldukça güçlü olan İşçi Partisi de birliğin devam etmesi yönünde propaganda yapmıştı.

Seçim sonuçları İşçi Partisi’nin İskoçya’daki propagandasının neticesinin menfi olduğunu gösteriyor zira İşçi Partisi geçen dönem İskoçya’da 40 milletvekilliği kazanmışken bu dönem yalnızca 1 milletvekili kazanabilmiş gözüküyor. Diğer taraftan referandumda ayrılık yönünde propaganda yapan İskoç Ulusal Partisi (SNP) ise geçen dönem 6 olan milletvekili sayısını 56’ya çıkarmış durumda. İşçi Partili yetkililer bu neticenin referandum kampanyasının doğrudan bir sonucu olduğunu düşünüyor ancak referandumdan ayrılmaya evet çıkması halinde ülkeyi kaybetmiş olacaklarını, şimdi ise sadece bir seçim kaybetmiş olduklarını söyleyerek kendilerini rahatlatmaya çalışıyorlar.

İşçi Partisi bir anlamda İskoçya’nın merkeze tutunmasını da sağlıyordu denilebilir. İşçi Partisi’nin eldeki seçim sonuçlarına göre İskoçya Siyasetindeki profilinin neredeyse yok noktasına gelmesi dikkat çekici.
Bu sonuçların referandum sonuçlarıyla taban tabana zıt olduğu düşünülebilir, ancak SNP seçim sonuçlarını böyle yorumlamıyor. SNP lideri İskoçya halkının SNP’ye teveccühünün daha fazla sosyal harcama talebi ve kemer sıkma politikalarına karşı duruş olduğunu söyledi. Bu bakımdan SNP liderinin oldukça yapıcı bir siyasal retorik düzeyi yakaladığı söylenebilir.
Diğer taraftan seçimin galibi Cameron’ın seçim kampanyasında sıklıkla vurgu yaptığı Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’ya yetki devri ve yerinden yönetim konularındaki reformların ivedilikle uygulamaya konulacağını açıklaması da seçimin içerdeki neticelerinden bir diğeri olarak değerlendirilebilir.

Seçimlerin sonucu özellikle AB’yi de ilgilendiriyor. Cameron daha 2013 yılında, eğer 2015 yılında gerçekleştirilecek seçimi kazanırsa İngiltere’nin AB üyeliğini 2017 yılında referanduma götüreceğini söylemişti. Cameron seçim kampanyası boyunca da bu vaadini vurguladı. Cameron esasen Avrupa Birliği ile yeni bir müzakere süreci öngörüyor ve Brüksel’e devredilen yetkilerden bir bölümünü geri almak, AB üyesi ülkelerdeki göçe bazı sınırlamalar getirmek istiyor. Cameron seçim kampanyası boyunca eğer AB, isteklerine olumlu yaklaşırsa AB üyeliğinin devamından yana kampanya yürüteceğini vadetmişti. Ancak Cameron’ın taleplerine başta Almanya olmak üzere AB bürokrasisi oldukça mesafeli.

AB ile üyelik müzakereleri yürüten Türkiye açısından seçim sonuçlarının bu boyutu da belki ufuk açıcı olabilir. AB, Türkiye açısından artık tek, sapılmaz, vazgeçilemez hedef değil. Eşit bir ilişkinin olması gerektiği konusunda hassas olmak Türkiye’nin ve Türkiyelilerin de hakkı.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: