Prof. Dr. Yasin AKTAY

İhtiyatsız İyimserlik

İçine girilen yeni çözüm sürecinin beklenen ilk haberleri ve yorumlarından sonra bu sefer bu yorum ve haberlerin konu olduğu başka bir değerlendirme sürecine geçiyoruz. İmralı sürecine karşı takınılan tavırlar doğal olarak haber konusu olur, çünkü böyle bir sürecin kimin tarafından nasıl karşılanacağı hem doğal bir merak konusudur hem de sürecin ne kadar başarılı veya sağlıklı yürüyeceğinin işaretlerini verir.

Ancak bu arada takınılan tavırların tasnifi çok ilginç tablolar çıkarıyor ortaya. Bunlar arasında süreci coşkuyla karşılayanlar, her daim karamsarlığını sürdürenler, İmralı”nın veya örgütün rutin kış manevrası olarak niteleyip süreçten hiç bir beklentisi olmadığını ifade edenler vs. Bir de değerli dostum Prof. Mazhar Bağlı”nın “ihtiyatlı” diye nitelediği ve haklı olarak “neyin ihtiyatı, kime karşı ihtiyat?” diye sorduğu kesimler var. Devlet adına veya örgüt adına hareket edenlerin şimdiye kadarki müzakere süreçlerinin sonlanma biçimlerine bakarak kendi adlarına ihtiyat payı bırakmalarını anlayabiliriz de, aydınların bu “ihtiyat”ı bu kadar çok dillendirmelerinin anlamı ne? Bağlı, özellikle demokrat aydınların bu “ihtiyatı elden bırakmama” halinin ilginç bir biçimde örgüte “silahı elden bırakmama” mesajına kolay tahvil olabilmesine dikkat çekmiş. Doğrusu görülmeyecek bir tuhaflık değil bu.

Bu tasnife göre biz galiba “ihtiyastız iyimserler” sınıfına girsek yeridir.

Doğrusu nasıl bir naiflik yaftası içeriyor olursa olsun, iyimserliği samimi siyaset iradesinin en önemli vasfı olarak görüyorum. İyimser olmayanın siyasette herhangi bir şeyi değiştiremeyeceğine insanlara hiç bir vaatte bulunamayacağına inanırım. İyimser olmayanın kendine, kendi yaptığı işe, kendi sözünün etkili olabileceğine bir inancı yoktur çünkü ve bu da baştan itibaren siyasetin tabiatıyla tam bir çelişki halidir. Dünyada hiç bir şeyin değişmeyeceğine, herşeyin aynı ve “kötü” kalacağına inanan bir siyasetçi söylemi tasavvur edebiliyor musunuz? Adama sormazlar mı? Madem herşey bu kadar kötülüğe mahkum, o halde sizin de o kötülüğün bir parçası olmadığınıza nasıl inanalım?

Bu kadarlık siyaset felsefesi yetsin şimdilik. Öcalan”la görüşmelerin doğurması muhtemel sonuçları üzerinde durmaya devam edelim. Sürecin ne tür sıkıntıları olduğunu da hesaba katalım. Önceki yazımda bu sürecin en önemli sorunlarından birinin PKK”nın tek bir elden yönetimi sorunu olduğunu söylemiştim. Gerçekten 35 yıllık bir örgütün faaliyetleriyle ortaya çıkan ekonomik, sosyal ve siyasi rant alanları, PKK içinde hiç kimsenin tek başına yönetemeyeceği bir “sistem” üretmiştir.

Bu sistemin bir kısmında uluslararası güçler, bir kısmında devlet içindeki güçler, bir kısmında bizzat örgütün kendi eliti ve güç mücadeleleri vardır. Bu sistem içinde Öcalan çapında bir liderin bile yapabileceklerinin bir sınırı vardır ama hiç bir şey yapamayacağı anlamına gelmiyor bu. Aksine, sadece yapacaklarını bir sözle yapamayacağını, oluşan durumu “idare etmesi gerektiğini” gösteriyor bu durum. O yüzden Silvan saldırısı Öcalan”ın sözünün “o zaman” için sınırlarını gösterdiyse de, bugün başka bir zamandayız ve bu yaşanan süreç Öcalan”ın sözünün daha etkili olduğu yeni bir ortam yaratmıştır.

Öcalan İmralı”da kendisiyle görüşen Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata”ya Türkiye”de çatışma ve şiddet ortamının insan hakları ve demokratik gelişmenin önünde engel teşkil etmekte olduğunu söylemiş. Özellikle Kürt soorununda yaşanan şiddetin bunda temel rol oynadrığını ve bu çıkmazı aşmak için şiddete son vermek gerektiğini de eklemiş.

Bu tespit aslında epey zamandır PKK üzerinde ağır baskı yapan bir gerçekliğin Öcalan tarafından isabetli bir okuması. PKK epey zamandır bu gerçekliğin akışına karşı kürek çekmektedir ve giderek kendisi açısından sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırıyordu.

PKK”nın bir örgüt olarak dayandığı bir ekonomi var olsa da, o ekonomiyi bu politika(sızlık)la sürdürmenin de giderek zorlaştığı görülüyor. Çünkü o ekonomi sonuçta sadece örgüte kazandırıp başka herkese, bilhassa Kürt halkına, yani örgütün hedef kitlesine sürekli kaybettirerek ancak bir yere kadar sürdürülebilir. Nitekim o kesimlere de, kendi haklılığını anlatmak istediği yurtiçi ve yurtdışındaki taraflara da inandırıcılığını giderek yitirmektedir.

İyimserliğimi besleyen çok temel gerçek bu, ama bu gerçekliğin daha önemli bir başka boyutu da Türkiye”nin bölgede oynamaya çalıştığı büyük rolün karşısında Kürt sorununun zaten çok küçük kaldığıdır.

Türkiye”yi 10 yıldır idare eden hükümetin zihninde Kürt sorunu zaten çözülmüş, eksiklerin tamamlanması bir takvim meselesine kalmıştır. Terör sorunu ise yine Türkiye”nin yeni uluslararası ilişkiler düzeninde her türlü siyasi aklı devreye sokarak çözmesi gereken bir sorundur. Komşularıyla sıfır sorun iddiası olan, hele dünyanın bütün sorunlu bölgelerinde arabuluculuk ve sorun çözücü niteliği her geçen gün temayüz eden Türkiye”nin kendi içindeki bir sorunun reel muhataplarını bulup onlarla sorununu çözmesi o kadar uzak sayılmamalı.

Görüyorsunuz, iyimserlik için neden çok. En başta kendimize, samimiyetimize ve bu samimiyetin mutlaka bir şeyleri değiştireceğine olan inancımız, sonra tabi bizim dışımızdaki gelişmelerin de giderek çözüm sürecini daha fazla zorlayan bir mecrada olması.

Daha ne olsun? Bu tablonun neresine ihtiyat koyalım?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: