Prof. Dr. Yasin AKTAY

İfade özgürlüğü sahtekarlığı

Charlie Hebdo saldırısından sonra İslam, Avrupa kimliği, çokkültürlülük gibi konulara dair tartışmaların Fransa ile sınırlı kalmaksızın, bütün dünyanın bir tartışma konusu olarak yeniden canlanacağını tahmin etmek zor değil.

Avrupa’nın çokkültürlülüğü, ifade özgürlüğü ve kültürlerin varolma hakkı çerçevesinde bir değer olarak bütün küreye pazarlamaya, hatta empoze etmeye çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Doğrusu bu değerlerin içini kendisi istediği gibi doldurmasa, işin başında ortaya koyduğu standartlara sonuna kadar tabi olmaya devam etse, bir yere kadar itiraz edilmesi gerekmeyen değerler bunlar.

Çokkültürlülük de özgürlüğün önemli bir tezahür alanı olarak ifade özgürlüğü de Müslümanların itiraz edebileceği değerler değil. Bu konuda Müslümanları belli bir komplekse sokmaya çalışan yaygaralar, sınırsız bir ifade özgürlüğünün olmadığını da pekala çok iyi biliyorlar.

Başkalarının özgürlüğünü kısıtlama özgürlüğü diye bir şey olmadığı gibi, başka insanların hukukuna tecavüz eden, hakaret eden, aşağılayan, nefret körükleyen söylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değil. Müslümanların kutsal değerleri sözkonusu olduğunda bir anda “ifade özgürlüğünü” helvadan bir put gibi Müslümanların karşısına dikenler, mevzu Yahudi düşmanlığı, kendi içlerinde bir ırkçılık, nefret söylemi falan olduğunda o putu hiç yüzleri kızarmadan iştahla yerler.

Aslında o putu yemelerine itiraz etmiyoruz. Put yapılmışsa ya yıkılacak ya yenilecektir. Sorun şu ki, acıkınca yenilen putun put olduğu çoğu kez fark edilmiyor, daha doğrusu, “akledilmiyor”.

Yine de yenilen helvanın bir put olduğunu kendi işlerine gelen bir yerde de olsa hatırlıyor olmalarında bir hayır vardır. Ancak bize de Müslümanların karşısına çıkardıkları şekliyle o değerlerin kendi ellerinde birer puta dönüşmüş olduğunu hatırlatmak düşüyor: Ne çokkültürlülüğe ne de ifade özgürlüğüne Müslümanlar itiraz ediyor değil. Müslümanlar bu olaylar vesilesiyle, aslında karşı karşıya kalmış oldukları bu muameleyle, dünyada geçerliliği olan değerlerin nasıl birer puta dönüşüyor olduklarına şahitlik etmiş oluyorlar.

Müslümanların kutsallarına hakaret etmeye kalkan oluşturacak şekilde kullanıldığında o değerler kendi amaçlarından da saptırılmış bire puta dönüşüyor.

Neticede hiç kimse bu putun taşıdığı iddiaya sonuna kadar sadık değil, olamaz da. Bu putun Put niteliğindeki değerlerin en önemli özelliği insan tabiatına aykırı olmasıdır. Papa’nın da çok gerçekçi bir biçimde ifade ettiği gibi kimse kendi annesine, namusuna, şerefine veya herhangi bir kutsalına karşı aşağılamayı, küfrü, hakareti hoşgörmez. Bu tarz hareketler karşısında hiç kimse de tepkisiz kalmaz.

Batı dünyası II. Dünya savaşında kendi büyük günahlarının vahim sonuçlarından çıkardığı isabetli derslerle anti-semitizmi de ırkçılığı da suç sayan düzenlemeler yaptı. Üstelik bu suçun kapsamını o kadar geniş tuttu ki, sadece Yahudiliğe karşı nefret ifadelerini veya eylemlerini değil, II. Dünya Savaşı’nda ölen Yahudilerin sayısını tartışmaya açmayı bile anti-semitizm kapsamına aldı ve bu tür söylemleri Yahudi düşmanlığının bir ifadesi saydı. Bundan dolayı başta Roger Garaudy olmak üzere bir çok insan yargılandı. Aynı Avrupa’nın parlamentolarında bugün 1915 yılında Ermenilerin bir soykırımdan geçmiş olduğu bir tartışılamaz gerçek olarak kabul edildi ve bu gerçeği inkar eden, tartışmaya açanın ifadelerinin “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilemeyeceği kabul edildi. Bu, aslında ifade özgürlüğüne karşı da bir sınırın bu dünya içinde de var olduğunun, üstelik iyice abartılmış bir örneği, bir itirafı. Bir değerin kullanışlı bir puta dönüşmesinin de mükemmel bir örneğidir bu. 

Müslümanlar en kutsal varlıklarına yapılan bu hakaretler yoluyla dikilen putlar üzerinden adeta sabırları test edilmeye, bir başka cahili anlayışa göre de “tedip” edilmeye çalışılıyor. Bu yolla bal gibi Müslüman düşmanlığı ve Müslümanlara karşı nefreti bir norma dönüştürmüş oluyor. Yine bu yolla aslında anti-semitizmi, yani ırkçılığı, yani faşizmi hiç de aşmamış olduğunu, aksine bazı baskılar dolayısıyla o konudaki eğilimlerini fena halde bastırmış olduğunu açığa vuruyor. Çünkü İslam’a karşı sergilenen bu söylemler ile anti-semitizm arasında kategorik olarak hiç bir fark yoktur.

Anti-semitizm konusunda, yani münhasıran Yahudiler konusunda oluşmuş olan bazı güvenceler, Batı dünyasının ırkçılığı aşmış olmasından, faşizme karşı belli bir koruyucu duyarlılık oluşturmuş olmasından kaynaklanmıyor. Öyle olsaydı çok iyimser olabilirdik gelecek hakkında. Oysa anti-semitizm konusunda bile sağlanmış olan bu güvencelere rağmen İslamofob söylemler, fırsat bulduğunda nüksedebilecek bir kötülüğün hala tetikte olduğunu gösteriyor.

Müslümanları ifade özgürlüğü konusunda bir komplekse zorlayan söylemlerin altını kazıdığınızda o faşizmin otoriterliğini görürsünüz. Çokkültürlülüğün bir söylem olarak ifade edilme biçiminde bile, ancak batılı kültürün özüne sadakatini kanıtlamış, yani özü itibariyle çok uzak ve farklı olmayan kültürlerle bir “çokkültürlülük” modelinin gerçekleştirilebileceğine dair açık mesajlar vardır. Yani hakim kültüre tabi olduktan, onun üstünlüğünü ve bir çok alandaki belirleyiciliğini kabul ettikten sonra, ortaya ne kadar kültür tortusu kalmışsa o kadar çok kültürlülük.

Asırlarca insanlara din ve vicdan özgürlüğünün en mükemmel örneklerini sayısız tecrübeleriyle sergilemiş olan Müslümanlara reva görülecek hava mı bu?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: