Prof. Dr. Yasin AKTAY

Hukuk yaratıcı olmak zorunda mı?

“Sincan hakiminin” Cumhurbaşkanı hakkında verdiği kararla birlikte “hukukun üstünlüğü” konusunda kaydetmiş olduğumuz ilerlemenin göz kamaştırıcı bir hal almış olduğunu da gösteriyor.

Sincan hakiminin yasa metinlerinin hiçbir şekilde imkan tanımadığı bir çıkarsama ile bu hükümde bulunabildiği çok açık. Kelimenin tam anlamıyla kayıtsız şartsız “hakimiyet” güden bir irade sözkonusudur.

Öyle uzun boylu yorumlarla olayı Cumhurbaşkanı”nın Kürt sorununun çözümünde aldığı inisiyatifle ilişkilendirmenin lüzumu da yok. Meselenin çok basit yanları bu kadar uzun boylu açıklamalara muhtaç bırakmayacak türdendir.

Daha önce de çeşitli vesilelerle tekrarladık. Hukukun üstünlüğü demek hukukçunun üstünlüğü demek değil, aksine nesnel hukuk ilkelerinin herkese eşit ve açık bir biçimde hiçbir etki altında kalmadan çalışıyor olması demektir. Hukukçunun üstünlüğüne dönüşünce bu ilke, hukukun başka etkiler altında kalmasından çok daha tehlikeli bir hal alabiliyor. Hukukun bağımsızlığı da hukukçunun başına buyruk hareket edebilmesi değil, aksine hukukun ilkelerine, metinlerine lafızlarına bağlı olması demektir. Hukukun gücünden, bağımsızlığından ve özerkliğinden hukukçunun de kendisine bir güç payesi hissetmesi hukukun ruhunun yitip gitmesi anlamına geliyor.

Bu tür yorumları Türkiye”de sıkça yapmamıza neden olan çok fazla olay yaşıyoruz. Demek ki hukuk kültürümüzde ciddi bir sorun var demektir. Hukuki yargılama yetkisinin suiistimale bu kadar açık olabilmesi, bu suiistimalleri anında kamu vicdanında mahkûm edecek bir mekanizmanın olmaması da ciddi bir toplumsal zaaf oluşturuyor. 367 krizinin yargıda izlediği seyir; 10. Ve 42. Maddelerin değişiminde izlenen yollar; AK Parti”nin kapatılması sürecinde yapılan onca kural ve ilke ihlalleri, hep yargının aşırı bağımsızlığından, hani neredeyse başına buyrukluğundan kaynaklanan temel bir sorunu işaret ediyordu.

Hukukçu önüne gelen davalarda önceden kestirilemeyen, hiç kimsenin tahmin edemediği alabildiğine yaratıcılık yönü yüksek kararlara imza attıkça hukuk alanı toplumu geliştiren değil gerileten, güven temin eden değil ürküten ve tedirgin eden bir unsur haline geliyor. Oysa yine tekrarlamak gerekirse hukukun üstünlüğü her şeyden önce hukuk sürecinin öngörülebilirliği, şeffaflığı ve izlenebilirliğidir. Zikrettiğimiz bütün bu davalarda sıradan insanın zihni kapasitesini aşan yani sadece hukukçuların çözebilecekleri bir sorun bile sözkonusu değildi. Buna rağmen hukukçunun bütün bu basit davalara getirdiği alabildiğine karmaşık ve yaratıcı yaklaşım hukuk sistemini tam bir mayın tarlası haline getiriyor.

Bu durumda gerçekten de en mükemmel hukuk metinlerini, anayasaları ceza kanunlarını yapsanız da hukukçunun yaratıcılığına, keyfiliğine karşı alabileceğiniz bir tedbir olamıyor. Her alanda önemli ilerlemeler kaydetmiş olan Türkiye hukuk alanında geçtiğimiz yüzyıllara ait bir davranış kalıbı olan bu hukukçu keyfiliklerine asla layık değildir. Bu da anayasa bakımından mükemmel bir metne ulaşmaktan çok daha acil olarak bu metinleri yorumlama makamında olanların “iyi niyet” sorunuyla yüzleşme ihtiyacı içinde olduğumuzu gösterir. Bu makamda olanlar kendi yorum yetkilerini kendilerine bahşedilmiş (ikta edilmiş) bir derebeylik alanı olarak gördükçe hukuk basit bir iktidar enstrümanı olmaya tenezzül eder.

“12. ve 13. Mahkemeler bizdenmiş” cümlesini rahatlıkla kurdurabilen bir hukuk kültürü neresinden bakarsanız ürkütücüdür. Cumhurbaşkanına yargı yolunu açmaya teşebbüs eden yargıcın ele aldığı ve sonuçlandırdığı davalarla ilgili geçmişine bakıldığında çok açık ve net bir rey temayülünü istikrarlı bir biçimde ihsas ettiği görülüyor. Ortaya çıkan bilgilere göre bu reyinin de Ergenekoncularla çok açık bir ilişkisi var. Verdiği kararların hepsinde hukukun temel ilkelerinden ziyade kendi ideolojik yaklaşımına uygun seçenekler gözetilmiş ve bu konudaki temayülü dolayısıyla da hukuktan yana bu yönde beklenti ve talebi olanların ilgi merkezi haline gelmiş.

Böyle bir şey olamaz. Bu çok açıktır ki hukukun üstünlüğünü değil, hukukçunun aşırı serbestliği ve başına buyrukluğunu gösteriyor.

Meselenin bir de cumhurbaşkanına sataşma boyutu var tabi. Bu aşırı serbestiyet içinde “Türk milleti adına karar verme yetkisini kullananlar” Türk milletinin sembolik bütünlüğünü temsil eden şahsa karşı bu girişimde bulunuyor. Üstelik 11 yıllık davadan daha önce yargılanan ve asıl cezayı alan Erbakan”ın cezası önce ev hapsine çevrilip sonra affedildikten sonra bu cezadan kaynaklanan siyaset yasağı da sadece iki hafta önce kalkmış.

Peki sizce hukukçunun bu kadar başına buyruk olduğu bir yerde, yine hukukçuların bu kadar “siyasetçilerin baskılarından” şikayet etmeleri ne anlama geliyor?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: