Prof. Dr. Yasin AKTAY

Hiç bir kitapta yeri olmayan

17 Aralık operasyonunun failleri ne kadar bunun bir yolsuzlukla mücadele olarak anlaşılmasını hedefledilerse de başaramadılar. Ne Türkiye içinde vatandaşlar arasında ne de uluslararası hedef kitlelerde bunun hükümete karşı bir operasyon olduğu algısının oluşmasını engelleyemediler. Olayın bu boyutu görüldükçe, hükümetin hukuki bir cevaptan daha önce siyasal bir cevap üretmesi yadırganmıyor. Olayın faillerinin yargının kurumsal avantajlarını kendi uhdesinde istediği gibi tasarruf edebileceği bir mülk gibi kullanıyor olması meşruiyetlerini tamamen yok ediyor.

Olayı bir kez ve açıktan sahiplenmiş olmaları, bu haksız ve gayrı meşru operasyonun, ilk adımda hemen tükenen gerekçesine ilaveten daha fazla gerekçe üretmelerini gerektiriyor. Yeni gerekçeler ürettikçe operasyondaki sorumluluklarını daha fazla itiraf etmiş, olayı daha fazla sahiplenmiş oluyorlar. Ancak operasyonu gerekçelendirmek için ileri sürdükleri her yeni gerekçe aynı zamanda bu olayla ilgili bağlantılarını daha fazla açığa çıkarıyor ve neticede ortaya hiç de iç açıcı olmayan tuhaf bir ilişkiler ağı çıkıyor.

Daha önce de yazmıştık, Zaman ve Todays Zaman yazarlarının kalemleri operasyonun gerekçelerini sayarken sıkça Türkiye”nin İran ile olan ilişkilerine, AB, ABD ve İsrail politikalarına, tabii ki daha önce Türkiye”nin Kürt sorununun çözüm sürecine dair eleştirilere kayıyor. Bu durum camianın sorumluluğunu itiraf etmiş olduğu operasyonun Türkiye”nin dış politika açılımlarına karşılık bir cezalandırma olduğu ve başkası adına yürütüldüğü mesajını veriyor. Allah muhafaza, operasyon başarıya ulaşmış olsa mesaj bu kadar açıktan verilir miydi?

Camia”nın yazarlarının Türkiye”nin İran politikasından haz etmedikleri anlaşılıyor ama bu politikayı neresinden okudukları pek anlaşılmıyor. Türkiye”yi İrancı bir politika izlemekle eleştiriyorlar ki, bu eleştiri Türkiye”nin Suriye ve Irak”ta İran”la kıyasıya bir rekabet hatta çatışma içinde olduğunu görmüyor veya gizliyor.

Neden görmüyor veya neden gizliyor? Türkiye gibi bir ülkenin dış politikasına “İrancı” yakıştırması yapmak en hafif deyimiyle cahilliktir, burnunun dibinde olup bitene kör olmaktır. Kuşkusuz eldeki verilerle daha bir geçerlilik kazanmış ihtimal, Türkiye”yi Tel Aviv medyasından izlemektir. Türkiye ve İran ilişkilerini tam bir İranfobik hezeyanlarla izleyen bir Tel Aviv medyası vardır. Ona paranoya der geçeriz de, bizimkilere ne olduğunu yine de açıklayamayız.

Aslında bırakınız Türkiye”nin, başka herhangi bir bağımsız devletin kendini başka bir ülkeye bu fantezilerdeki gibi adaması uluslararası ilişkilerin tabiatına taban tabana zıt bir durum. Türkiye elbette ki İrancı olamayacağı gibi kategorik olarak İran düşmanı da olamaz. İran”la ilişkilerini ne Tel Aviv ne de başka bir ülkenin istediği gibi düzenlemek zorunda değil. Türkiye dış politikasını tamamen kendi maslahatlarına göre tayin eder. Bu maslahatlar her türlü güç dengesi veya değer takdirini de içerir elbet.

Fethullah Gülen, Wall Street Journal ve BBC”ye verdiği mülakatlarda hükümetle olan ayrılığının temelinde hükümetin iç ve dış politika tercihleri olduğunu açıkça söylemiş zaten. Türkiye”nin demokratikleşmekten uzaklaşmasını hükümetle ayrılığının gerekçesi olarak zikretmiş. Demokratikleşme yolunda arka arkaya bir dizi paketin açıklandığı bu dönemi nasıl olur da demokratikleşmekten uzaklaşma olarak görebildiği bir yana, Gülen”in de Türkiye”de yaşayan her vatandaş gibi hükümetin iç ve dış politikasıyla ilgili itirazlara, eleştirilere sahip olmasından daha doğal bir şey olamaz.

Gülen”e gönül vermiş yazarlar da, Türkiye”nin dış politikasını onaylamıyor ve bir kaç yıldır bu politikayı yerden yere vuruyorlar. Eleştirirken hakkaniyetten çıkıyorlar, gerçekleri çarpıtıyorlar, Türkiye”ye körü körüne İrancı politikalar izleyecek kadar aptallık, saflık, kerizlik yakıştırıyorlar. Üstelik aynı anda İran”ın baş düşmanı El Kaide”ye de yardım ettiğini ileri sürecek kadar ne yaptığını bilmezlik atfediyorlar Türkiye”ye. Çözüm sürecini eleştiriyorlar.

Varsın eleştirsinler. Türkiye”nin demokratikleşme adımlarını yetersiz görüyorlar, hatta demokratikleşmeden uzaklaşıyor gibi görüyorlar. Varsın öyle görsünler.

Bütün bu görüşler görüş olarak kaldığı, eleştiri ve hatta politik tutum olarak kaldığı sürece en sert şekilde de olsa meşrudur, akıl-dışı sınırları zorlasa da tartışılmaz haktır. Bir kişi veya cemaat veya sivil toplum teşekkülü topluca Türkiye”nin iç ve dış politikasına dair en güçlü eleştirileri yapıp pozisyon alabilir, alıyor da zaten. Türkiye fikir çatışmaları düzeyinde hiç de sakin bir vasat sayılmaz.

Yanlış da olsa bu görüşleri ileri sürmek ne kadar haksa bu görüşlerin içerdiği çelişkileri ortaya koymak, onları yanlışlamaya çalışmak da bir haktır. Olay bu siyasal tartışma düzeyinde kalsa hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Demokrasi tam da bunu gerektirir.

Ancak hak olmayan şey, hükümetin şu veya bu konudaki politikalarını devlet içindeki kadroları devletin iç hiyerarşisinden koparıp itaatsizliğe sürükleyerek sabote etmektir. Hiç bir yasal sorumluluğu ve yetkisi olmadığı halde devlet içindeki kadrolardan kendine bağlı bir grup oluşturup o gruplar eliyle devleti yönetmeye kalkmak, bu doğrultuda entrikalar çevirmek, fitne fesat yaymak, eleştirdiği hususlarda devlete bu yolla ayrı istikametler çizmeye kalkmak demokrasinin sınırlarını fazlasıyla aşan bir durumdur.

Bunun hiç bir kitapta yeri olamaz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: