Prof. Dr. Yasin AKTAY

Hem “hayır” demek, hem de darbeci olmamayı istemek

Başlarda iktidarın bir taslağına “hayır” demenin kolay olacağı ve iktidara yönelik hoşnutsuzluğun başarılı biçimde örgütlenmesiyle işin kolaylıkla kotarılabileceği düşünülmüştü, ama iş ciddiye binince, yani konuyu halka anlatma zarureti hâsıl olunca “hayır” cephesinin işinin gittikçe daha zor olacağı anlaşılıyor.

Referandumda paketinin ayrıntılarına inildiğinde “hayır” demek için hiçbir makul gerekçe bulunamıyor. Sendikal haklar, özel hayatın gizliliğinin korunması, kadın, çocuk ve özürlülere yönelik iyileştirmeler, AYM ve HSYK”nın yapısındaki düzenlemeler, Askeri Şura kararlarına yargı yolunun açılması, memura toplu sözleşme hakkı, paketin detaylarındaki somut iyileşmeler ve bunların hiç birine hayır demenin akıl ve vicdan karşısında bir açıklaması olmuyor. O yüzden “hayır” cephesi ısrarla paketin detaylarıyla ilgili bir tartışmadan kaçınıyor. Bu da tabii ki çok daha beter bir durum ortaya çıkarıyor, çünkü detaylarda itiraz edilecek bir durum olmadığı halde pakete genel olarak yapılan itirazlar kasten çarpıtıcı argümanlar ileri sürülmeden yapılamıyor ve bilinçaltında savunulması gerçekten çok zor önyargıların öne çıkmasına yol açıyor.

Örneğin değişikliklere AK Parti”den geldiği için karşı çıkıldığı gizlenemiyor. Bilhassa sol cenahın bir kısmından açığa vurulan açıklamalar bu yönde. Bazen de çok açıkça dile getirilen ifadelerle AK Parti”nin bu değişimi ait olduğu dünya görüşü dolayısıyla yapamayacağı söyleniyor. AK Parti”nin özü, kökeni veya ait olduğu görüş ile yaptıkları arasında kurulan bu zorunlu denklemler sol söylem içinde ırkçılık boyutlarında bir özcülüğü, açığa çıkarıyor.

AK Partililerin Türkiye”nin demokratikleşmesine özleri ve geçmişleri itibariyle olumlu bir katkıda bulunamayacaklarını o yüzden o cenahtan gelen her türlü değişim teklifi veya girişimine muhalefet etmenin bir sol borcu olduğunu ifade etmek, sol çevreleri siyasetten iyice uzaklaştırıyor.

Bu tavırlarının gerçekten Türkiye”deki bazı mihraklarla işbirliğinin gereği olarak alınmamış olduğunu iyi niyetle varsayabiliriz. O takdirde solun (“bir kısmının” diyelim çünkü yine bu sola yönelik en iyi eleştiriler soldan geliyor) siyasi açıdan nasıl bir fakirliğin içine düşüyor olduğunu görmek gerekiyor. Mevcut anayasa paketini yetersiz görmesi mümkün ama detayına indiğinde Türkiye”yi ilgili alanda daha ileri götürmeyen bir madde yok. Buna rağmen muhalefet için öne sürülen bir gerekçe daha mükemmel olmaması, ikincisi bu paketin kendilerince yanlış bir aktör, yani tarihsel olarak “gerici”, “ gelişmelere karşı dirençli” rolünü oynaması gereken bir kesim tarafından sunuluyor olması.

Her iki durumda bu sol anlayışa sormak gerekiyor: Bu paket içeriğiyle birlikte göz önünde bulundurulduğunda daha iyi bir paketin hazırlanmasına engel midir? İkincisi daha ideal bir değişim için hangi aktörle çalışmayı düşünüyorsunuz? Bugün karşınıza çıkmış bir iyileşme-iyileştirme imkânına yüz çevirdiğinizde daha fazla uzaklaşacağınız kitlelerin size ne zaman o ideal projeleriniz için yeterli desteği vereceğini düşünüyorsunuz?

Tanıl Bora”nın Birikim Yayınlarından çıkan Sol, Kinizm ve Pragmatizm isimli kitabı sol söylemler içindeki kinizm sorununun yine sol siyaset teorisi açısından mükemmel bir eleştirisini sunuyor. Bugün yapılabilir-mümkün iyileşmelerden daha mükemmel ama reel olarak uzak iyileştirmeler adına vazgeçmenin sol siyaseti nasıl bir imkânsızın politikasına dönüştürdüğüne dair güçlü bir analiz. (Sadece sol kesime değil İslami kesime de zaman zaman bulaşan bir kinizm hastalığına çok iyi gelecek bu kitabı şiddetle tavsiye ederim).

Yine de keşke bu tavırları sergileyen ve sol dediğimiz kesimlerin tek sorunu bu olsaydı. Oysa sorun daha da ileri boyutlara varıyor ve sol adına üstlenilmiş değerler veya pratikler üzerinde işleyen kıskanç temellük duygusu pratikte çok daha vahim ittifaklara yöneltebiliyor. Sol değerler başta değer olarak benimsenirken bir süre sonra temellük edilmiş ve başkalarından sakınılan zümre değerlerine dönüşüyor. O yüzden AK Parti veya İslamcı veya muhafazakâr insanların o değerleri üstlenmesi halinde milliyetçi kesimlerle tarihsel ittifaklar (!) pahasına o değerlerin patent hakkı korumaya alınmış oluyor.

Sonra geldiğimiz durumda bir yandan12 Eylül”ün yargılanmasını yasaklayan 15. Maddenin kaldırılmasına “hayır” diyorlar hem de “darbeleri destekliyor” olarak anılmamayı rica ediyorlar. Savundukları çizginin kendilerini kaçınılmaz olarak düşürdüğü yerden de hiç rahatlık duymuyorlar. Bir açıdan bu çelişki olumlu ve samimiyet barındıran bir çelişki sayılmalı.

Daha önce de söyledik, referandum doğası gereği hem “evet” hem “hayır” demenin, hatta hem de boykot etmenin en doğal demokratik hak olduğu bir süreçtir. Ama bu, herkesin tercihinin bir anlamı olmadığını ve bu tercihle içine düştüğü ittifakların bir hesabını vermeyeceği anlamına gelmiyor. MHP”liler bu süreç içinde nasıl BDP ve CHP ile ayın safa düştüğünün hesabını tabii ki verecek, BDP de CHP ve MHP ile nasıl aynı safa düştüğünün… 12 Eylül zulmünü yaşamış olanlar bugün bu değişime nasıl hayır diyebiliyor olduklarının hesabını tabii ki verecekler. Yoksa hem bu kadar zor ve tuhaf bir tercih yapılacak, bu tercih için propaganda da yapılacak hem de bu tercihin nesnel anlamı hakkında hesap vermekten muafiyet talep edilecek.

Ne yani, siz demokrasilerde seçmenin de hesap vermediğini mi zannetmiştiniz?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: