Prof. Dr. Yasin AKTAY

“Hegel-oğulları ile İbrahim-oğulları arasında siyaset ve tarih”

Bugünün siyasetini veya toplumsal gerilimlerini sınıf temelli analizlerle yorumlayıp açıklamamız mümkün müdür? Doğrusu böyle bir soru için bile bir hayli gecikmiş durumdayız. 

Dünya Karl Marx’ın bütün tarihsel çatışmaları sınıf eksenli bir dinamiğe indirgediği 19. yüzyılın şartlarından çok farklı bir yere gelmiş bulunuyor. Buna rağmen Türkiye’de sol çevrelerin sınıf nostaljileri hala zaman zaman depreşir. Garip bir biçimde kendi kavgalarının sınıfsal bir kavga olduğunu zannederler de kime karşı ve kiminle hangi safta durduklarına dönüp bakmayı akıl etmezler bile. 

Gezi hadisesi bu trajikomik görüntüyü sınırsızca üretip herkesin gözünün içine soktuğu halde buna bile gözleri açılmadı. Türkiye’nin finans kapitalistlerinin, hatta çevre katliamcılarının birer solcu militan gibi Türkiye’nin görmüş ve görebileceği en halkçı hükümetinin ve liderinin karşısında proleter bir jargonla ayaklanmanın başını çekmesine dönük sol çevrelerde hiç bir öz-eleştiri metni okuyamadık.   
Aslında dünyada Marksistlerin önemli bir kısmı da Marksizm’in dünyayı açıklama konusunda içine düştüğü krizi çözebilmenin bir yolu olarak dünyada çok farklı çatışma alanlarının (antagonizmaların) var olduğu ve bütün bu alanların tek başına sınıfa dayandırılamayacağını kabul ettiler. Marx’ın veya ilk dönem Marksistlerinin ihmal ettiği, hatta inkar ettiği farklı antagonizmalar arasında dinsel, cinsel, etnik temelli antagonizmalar vardı. Zamanla bunların arasına çevre, tanınma, ve yaşam tarzı gibi antagonizmalar katıldı.

Bütün bu yeni antagonizmaların varlığının itirafı, yine de bütün siyasal alanı sağ-sol eksenli bir çatışma alanından ibaret görmekten kurtaramadı. Siyasal yelpazeyi veya bütün siyasal tavır ve tutumları sağ-sol ekseninin içine yerleştirmeye çalışmanın yeterli olduğu iddiasından geri durulmuş değil. Sol siyaset tıkandıkça bir “yeni sol” rüzgarı daha estirilir de yenisinin eskisinden hiç bir farkı olmaz. Yenisiyle eskisiyle solun tek aradığı şey iktidar olmaktır ama, bir türlü iktidar olamadığı için, bu halini bir meziyetmiş gibi göstermeye ve dönüp “hep muhalif olma“ haline bir kutsiyet atfetmeye yönelir. 

“İktidar olmadığı için muhalefet haline atfedilen kutsiyet” aslında Hıristiyan rahiplerinin, siyasal teolojisinin dolambaçlı iktidar teorisine bir yerden akraba çıkıyor. Bunu da en iyi yorumlayan ve adını koyanlardan biri de kabul edelim ki F. Nietzsche’dir. Onun Anthi-Christ (Deccal) kitabını biraz da anti-proleterya diye okuyabilirsiniz. Solun iktidar nefretine dönüşen iktidar eleştirilerinin üstü biraz kazındığında altından yoğun bir iktidar hasretinden ve talebinden başka bir şey çıkmaz. Esasen bundan daha doğal bir talep olamaz. Sorun bunun bu kadar ikiyüzlü bir biçimde bastırılmış olmasıdır, tıpkı Hıristiyan çileci söyleminin gizlediği iktidar arzusu gibi. 

Bugünün gerek dünya gerekse Türkiye siyasetini sağ-sol yelpazesine sığdırabilene aşk olsun. İdris Küçükömer’e müracaat etmeye artık gerek kalmaksızın yeterince veri birikmiştir elimizde. 
Sol siyaset tercihinin motivasyonları arasında sınıfsal zeminin payı neredeyse yok gibidir artık. Nişantaşı çevrelerine münhasır kalmış sol söylem ve siyasetin yeni dönemdeki müttefik arayışları arasında milliyetçi-ırkçı Kürt hareketi başta yer alıyor. Daha önceki ulusalcı ittifak noktasından bugün Kürtlerle ittifak noktasına Türk solunu hangi saik taşıyor olabilir? Biraz daha derine inelim, Türkiye’de sol hareketin içinden bir dini grup olarak Alevileri çıkarın ve bakın bir geriye ne kalıyor? Literatürde tarif edilen yine de iyi kötü bir sol var ve literatür ile gerçeklik arasında bir sapma payı anlaşılabilir de Türkiye’deki pratiğinde bu kadar sapmaya, artık başka bir isim verilir.

Geçtiğimiz hafta, tezkire dergisinin “Türkiye Solu: Bir varmış bir yokmuş” başlıklı 50. sayısında yer alan “Hegel-oğulları ile İbrahim-oğulları Arasında Siyaset ve Tarih” konusuna fırsat olursa döneceğimi söylemiştim. Bu başlık, aslında siyasetin gerek sınıfsal gerekse sağ-sol eksenli işleyişine dair tasavvurlara karşı, daha fazla geçerli olan başka bir dinamiğe dikkat çeker. Hegel’in sağcı ve solcu takipçilerinden itibaren siyaset eksenini sağ-sol eksenine göre okumak bir kural haline geldi. Oysa bizzat bu eksendeki yer alış da dahi olmak üzere, siyasal davranışlara ve taraflaşmalara yön veren daha derin tarihsel saikler vardır. 
İbrahim oğulları, yani İsmail ve İshak arasında elbette bir sorun yoktu. Ama onlardan sonra gelen nesiller arasında gerçekleşen tarihsel ayrışmalar, bütün bir insanlık tarihine yön vermiş ve hala vermeye devam ediyor. Bugün Medeniyetler Çatışması diye bahsedilen ve ne kadar hoşumuza gitmese de, antisemitizmiyle, islamofobisiyle geçerliliğine ne yazık ki tanıklık ettiğimiz büyük faylar belirliyor dünyadaki toplumsal hareketlilikleri.

Toplumsal tabanını bir türlü proleterya arasında bulamayan, bunun yerine kendine finans kapitalistten finansör, Türk, Kürt ulusalcılardan ve Alevilerden toplumsal taban bulmaya şartlanmış bir solun bile motivasyonu İbrahim Oğulları arasındaki mücadelede nerede durduğuyla alakalı değil midir?
Bunu biraz daha açık görebilmek için herkesin son yirmi yıl içinde sergilediği İslamofobik tepkilere, dünya siyasetinde nerede durduğuna bir bakmak yeter.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: