Prof. Dr. Yasin AKTAY

Hayırlı olsun.. …ve Soğuk Savaş değil Güç Dengesi

7 Haziran Seçimlerinin bir ikinci turu olarak gerçekleşen 1 Kasım seçimleri, beş ay içinde yaşananlarla seçmene Türkiye’nin ve dünyanın ahvali üzerine yeniden düşünmek ve kararını yeniden gözden geçirme fırsatı verdi. Seçmenin bu kararı nasıl değerlendirdiğini bu saatlerde hepimiz birlikte öğrenmiş bulunuyoruz. Bu yazının yazıldığı saatlerde henüz bu karar tam bir netlikle ortaya çıkmış değil. Ama seçmenin 7 Haziran sonuçlarının ortaya koyduğu tabloyu AK Parti lehine revize etme iradesi koyduğu çok açık. Biz bu seçim sonuçlarını daha sonra değerlendirmek üzere eksik kalan konumuza devam edelim. Aslında bu seçim sonuçları konumuz olan dünyadaki Soğuk Savaş mevzusuyla, ihtimali veya gerçeğiyle, çok yakından ilgili.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından uluslararası sistemi çözümlemek için ortaya birtakım teoriler atıldı. Uluslararası ilişkiler sistemini çözümlemeye çalışan klasik teoriler de “neo” takılarıyla yenilendi.

Sistemin Soğuk Savaş sonrasında nasıl bir biçim alacağını çözümlemeye çalışan teorisyenlerden ikisi sonraki dönemde de ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Bunlardan Francis Fukuyama Soğuk Savaş’ın sona ermesinden hemen önce, Çin’de Tianenmen Meydanında gerçekleşen rejim karşıtı gösterilerin heyecanıyla Tarihin Sonu’nu ilân etmişti. Fukuyama’ya göre liberal batılı demokrasiler kutuplar arasındaki mücadelede geri döndürülemez bir zafer kazanmışlardı.

1990’lı yıllar boyunca hararetli tartışmalara konu olan bir diğer teori ise Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması teziydi. Huntington sosyalist ve kapitalist kutuplar arasındaki savaşımın ilerleyen dönemde bir medeniyetler mücadelesine dönüşeceğini iddia etmişti. Huntington’ın tezinde dikkat çekici detaylardan birisi Ortodoks dünyanın bir biçimde bu medeniyetler dairesi çizgilerinde diğer tarafta bırakılmış olmasıydı. Huntington’ın teorisinin en önemli noktası ise İslâm dünyasının bir medeniyet dairesi olarak ötekileştirilmiş olmasıydı.

Bu teorilerin önemsenmesi gereken ortak noktası Soğuk Savaşın hemen ardından Soğuk Savaş mantığıyla ortaya konulmuş olmasıdır. 45 yıllık uzun ve yorucu bir tecrübenin ardından Amerika Birleşik Devletleri’nin ciddi bir güç artığıyla belirmiş olması, uluslararası ilişkileri çözümlemek için birtakım sistem teorileri geliştiren uluslararası ilişkiler araştırmacılarının bu yaklaşımları geliştirirken Soğuk Savaş mantığından kopamadıkları görülmektedir. Bu durum ilerleyen dönemi de ciddi biçimde etkilemiş; ABD’nin sistemi tek başına yönlendiremediği durumlarda Soğuk Savaş geri mi dönüyor sorusunu zihinlere getirmiştir.

Aslında Rusya Başkanı Vladimir Putin 2002 yılında Rusya-Avrupa Birliği Zirvesi’nde yaptığı konuşmada Soğuk Savaş’ın cenazesinin nihayet kaldırıldığını söylemişti. Bu açıklama 1990’larda Rusya ve NATO arasında gelişen işbirliği ve rekabetin yönetilmesi mekanizmalarının da neticesiydi. Nitekim 1975’te imzalanan Helsinki Nihai Senedi’ne giden süreçte de birkaç kez Soğuk Savaşın sona erdiğine dair açıklamalar yapılmıştı.

Ancak aynı Putin 2008 yılında 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma Soğuk Savaş söylemlerini yeniden belirginleştirmeye başladı. Putin Münih Güvenlik Konferasındaki konuşmasında şöyle demişti: “Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkansız olduğu kanaatindeyim. Ve bunun tek sebebi, günümüz dünyasında tekil liderliğin varlığı halinde, askeri, siyasi ve ekonomik kaynakların yetersiz kalacak olması değildir. Bundan daha önemlisi, model bizatihi kendisi kusurludur, çünkü esası gereği modern uygarlık için ahlaki bir temel yoktur ve olamaz.”
2008 sonrası dönemde Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’da gerçekleştirdiği müdahaleler, özellikle son dönemde Suriye konusunda takındığı tutum ve uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan kamplaşma görüntüsü Rusya’nın yenilenebilecek bir Soğuk Savaş’ta yeniden liderlik yapacağı iddialarını beraberinde getirdi.

Ancak bu iddialar dile getirilirken dikkatten kaçırılan üç hususun altı çizilebilir. İlki Rusya’nın böyle bir mücadeleye liderlik etme potansiyelin olmadığıdır. Zira kutup liderliği kutup sistemi içerisinde bir takım kamusal mallar (karşılıksız para yardımı, yatırımlar vb.) üretilmesini gerektirir. Ancak Rusya’nın bu bağlamda etkisinin ekonomik olmaktan ziyade daha askerî nitelikte olduğu söylenebilir.

İkincisi Soğuk Savaş’ın her şeyden önce ekonomik sistem mücadelesi olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Soğuk Savaş komünist ve kapitalist iki blok arasında bir mücadeleydi. İki kutubun da ekonomik sistem olarak farklı vaatleri söz konusuydu. Bugün Rusya ve ABD arasında ekonomik sistem açısından herhangi bir uzlaşmazlık söz konusu değildir. Örneğin böyle bir Soğuk Savaş tasarımında Rusya kampında kalması öngörülebilecek ya da Rusya ile birlikte bir kamp teşkil edebileceği iddia edilen Çin’in en büyük ekonomik partneri ABD’dir. Diğer taraftan Rusya’nın da AB ülkeleriyle ekonomik ilişkileri hayati bir önemdedir.

Üçüncüsü ise sistemi yönlendirebilme kapasitesine sahip iki büyük devletten ziyade tıpkı 19. yüzyıl dünyasında olduğu gibi etki kapasiteleri farklılaşmakla birlikte ikiden fazla önemli aktörün bulunmasıdır. Örneğin Çin’in Rusya ile aynı arabaya koşulması pek mümkün gözükmüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası sınırlamaları ciddi oranda aşan Almanya’nın da Avrupa’da etkili bir actor haline dönüştüğü; ABD’nin Avrupa’daki etki alanine tasfiye etmeye başladığı söylenebilir. Diğer taraftan 19. yüzyılın Prusya’sına benzeyen bölgesel anlamda önemli aktörlerin de var olduğu gözükmektedir.

Neticede Sistem yeni bir Soğuk Savaş’tan ziyade Güç Dengesi sistemine doğru biçimleniyor gibi gözüküyor.

Hayırlı olsun.. …ve Soğuk Savaş değil Güç Dengesi – Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni Şafak Gazetesi, 2 Kasım 2015

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: