Prof. Dr. Yasin AKTAY

Hasan Ünal Nalbantoğlu”nun ardından

Türkiye”de akademiyi, bilimi, daha özelde sosyolojiyi püriten bir bağlılık ve yaşam biçimi, hatta varoluş tarzı olarak benimsemiş, tabiri caizse bütün bu niteliklerin içerdiği meziyetlerin gereklerine bir “çağrı” alarak icabet etmiş kaç kişi var acaba?

1990 yılında ODTÜ koridorlarında karşılaştığım ve sonradan benim düşünce ve bilim hayatımın bir istikamet almasına yol açacak kadar akademik formasyonumda yer alacak olan Hasan Ünal Nalbantoğlu mübalağaya hiç yer vermeksizin bu meziyetlerin hepsine bu ciddiyette cevap vermiş biriydi. Garip görünüyordu. Bu görünümü onun uzaklardan geliyor olduğunu ama ondan da önce onu uzaklara gönderen aykırılığının bir tezahürü olduğunu kısa sürede öğrenecektim. 12 Eylül”ün bütün toplum üzerinde estirdiği faşist uygulamaların üniversitelere düşen payının bir parçası olarak ihdas edilen meşhur 1402”ye tabi tutularak öğretim üyeliğine son verilmişti. Bunun hayatına nasıl bir zorluk ve ızdırap getirmiş olduğunu büyük ihtimalle kendisinden başka çok az kişi hissedebilmiştir. O bu esnada varlığını daha da gurbete taşıyacak yolculuğa çıkmıştı, ODTÜ Sosyoloji bölümündeki görevine geri döneceği 1990 yılına kadar Amerika”ya “tutunmaya” gitmişti.

Geri döndüğünde alabildiğine genişlemiş ufkuyla insanı hemen etki altında bırakan heyecanıyla ve heybesinde bir dolu yeni konu ve sorunla dönmüştü. Heidegger, Gadamer, Lukacs, Sanat ve edebiyat sosyolojisi üzerine verdiği dersleriyle bölümde birbirini izleyen ufuk turları ve heyecan dalgaları yaratmıştı. Mübeccel Kıray”ın kendine has üslubu ve ciddiyetiyle başlamış olan ODTÜ Sosyoloji geleneğinin yakın arkadaşı Prof. Bahattin Akşit ile herhalde en önemli temsilcisiydi. Yeni döneminde bu gelenekten getirdiği püriten çalışma ahlakını sosyoloji biliminin derin epistemolojik sorunlarına dair farkındalıkla ama mutlaka her zamanki gibi büyük bir anksiyeteyle birleştirdi.

Nalbantoğlu, geçtiğimiz hafta içinde yaklaşık dört yıldır yakalanmış olduğu amansız hastalıktan doğru gelmekte olan ölümünü seyrede seyrede hayata gözlerini yumdu. İnsan çoğu kez başkalarının ölümüyle birlikte kendi ölümünün haberini sıkça alır, bu haberi bazen üstüne alınır bazen alınmaz ama eninde sonunda her fani gibi kendi ölümünü yaşar. Heidegger”den sıkça atıfla zikrettiği gibi insan varlığı sürekli ölüme doğru bir varlıktır ve geçen her anın ölüme daha fazla yaklaştırdığı bilincini taşır. Bunun dersini veren Nalbantoğlu bu süreci muhtemelen çoğu insandan çok daha derin ve çok daha hissederek yaşadı.

Nalbantoğlu, Üniversitelerin hakikatin bilgisini arayan bilim adamlığı yerine doğrudan pazara dönük bilgiyi üreten bir bilgi teknolojisine indirgenmesinden şikayetçiydi. “Dalgın Thales” tiplemesiyle bu hakikat arayışını niteleyen Nalbantoğlu, günümüzün geçerli üniversite anlayışını da “Uyanık Üniversite AŞ” tiplemesiyle hicvediyordu. Gökteki yıldızları incelerken önündeki çukuru görmeyip içine yuvarlanan meşhur eski Yunanlı filozofun hikayesine gönderme yapan bu deyim, bir yanıyla da, genellikle gündelik hayatın normal akışına karşı duruşunu, marjinalliğini, aykırılığını otantik bir academia çabasının, hakikat arayışının, bilimsel heyecanın son derece normal bir tezahürü olarak sunuyordu. Benzer tiplemelerle hayatın gerçeklerinden kopuk bilim adamı tiplemesi otantik bilim faaliyetinin temeli olarak kabul edildiğinde, aslında üniversitenin süregiden gündelik hayatın akışına, hayatın sıradan akışının mekan tuttuğu konumlara ve mecralara taşra olmasını da tanımının gereği olarak kabullenmek gerekiyordu.

ODTÜ Mimarlık anfisinde düzenlenen anma toplantısında mesai arkadaşı Prof. Sencer Ayata”nın işaret ettiği gibi onun akademik hayatındaki hakikat arayışının kaçınılmaz sonucu olarak yaşadığı yalnızlığı onda sıcak bir dostluk bulan isimlerle çok daha net bir biçimde tezahür ediyordu. En yakın arkadaşı Erdoğan Yıldırım ve 4 yıl önce vefat eden Ulus Baker idi mesela.

Ulus”un vefatının ardından şunları yazmışım “Ulus”un ölümüyle Türkiye”nin hem sol-sosyalist hem de daha geniş düşünce semâsında, ne yazık ki zaten iyice seyrelmiş olan, yıldızlardan birisi daha kaydı gitti”

Ve şimdi bir yıldız daha…

İnna lillah ve inna ileyi raciûn

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: