Prof. Dr. Yasin AKTAY

Halka karşı devrim?

Gezi”ye romantik ve metafizik bir güzellik atfedenler, bu eylemlerle ilgili hiçbir sorgulamaya açık değiller. Geziye atfedilmiş aşırı anlam, ona kendilerinin de yakıştıramadıkları bütün hareketleri Geziyi temsil etmeyen istisna veya “münferit” hadiseler olarak yok sayıyorlar. Oysa Gezi”ye kim ne anlam atfediyorsa o anlam için bile çok istisna sayılan hareketler (küfür, Vandalizm, şiddet, faşizm, ayırımcılık, İslamofobi vs) Gezinin ana damarını oluşturuyor, farkında bile değiller. Bu da aslında Gezi deneyimi hakkında bambaşka bir analiz de gerektiriyor.

Birbirinden çok farklı siyasi ve ideolojik eğilimlere sahip insanlar Gezi diye bir ütopik muhayyile yaratmış oluyorlar; gerçeklerden çok kopuk, yakıştırılan özellikleriyle Gezi, birilerinin başında duman bir fenomen haline gelmiş oldu. Herkesin kendi kaybını aradığı, beklentilerini karşılamaya çalıştığı, görmek istediğini gördüğü, eksiğini tamamlamayı aradığı ilginç bir deneyim olarak yaşandı. 15 gün kadar devam eden bu deneyim hakkında muhtemelen ileride çok daha farklı şeyler dinleyeceğiz, belki birileri de “ben de oradaydım” deyip yaşanırken bile binbir türlü algılanan Gezi”nin tarihini tekrar yazacak.

Gezi”ye kim hangi niyetle, hangi amaçla, hangi motivasyonla katıldı, bir yerden sonra bunun değerlendirmeleri işin edebiyatına kalmış. İlk başta masum bir eylem miydi, sonradan mı bozuldu, katılanların hepsi kötü niyetli olabilir miydi, işin arkasında planlayıcılar var mıydı soruları aslında baştan sona absürt sorular. Bu soruların peşine takılarak varılacak bir yer yok, zekâ tüketen, aklı ziyana uğratan sorular. İşin sosyolojisi ile planlayıcıları veya yönlendiricilerini işaret etmek arasında bir çelişkinin var olduğunu da bu tarz soruların peşine takılınca ciddiye almak zorunda kalıyoruz.

Gezi hadisesi önemli bir hadisedir, yaşamakta olduğumuz toplumun normal şartlar altında göremeyeceğimiz bir sürü güçlü ve zayıf yanlarını, farklı eğilimlerini, reflekslerini, değişen ve değişmeyen yanlarını görmemize vesile olmuştur. Değişmeyen yanlarından bahsettiğimiz zaman toplumda hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu söylemek gerekmiyor. Değişen yanlarından bahsetmek de Türkiye”nin ve dünyanın bütün gerçeklerine bir format atılmış olduğu anlamına gelmiyor. Sonuçta içinde bolca darbelerin olduğu bir toplumsal-siyasi geleneğimiz var ve bu geleneğin içinden sıyrılmış değiliz. Gezi olaylarıyla yaşadığımız sokak olayları, şiddet görüntüleri, bayraklarıyla, pankartlarıyla boy gösteren örgütler başka bir âlemden gelmiş, postmodern dünyaya özgü yeni siyasetin aktörleri, hiç değil. Neresinden bakarsanız soğuk savaş yıllarının zihniyetine ait, siyah-beyaz dünyasından çıkmış gelmiş aktörler. Daha önce onlarcası yaşanmış darbe veya darbe teşebbüslerinin bir yerinde aynı aktörlerin kendilerine yazılmış bir rolü oynadığını da defalarca seyrettik. Aynısını defalarca seyrettiğimiz bu filmin ne olduğunu anlamak için tekrar seyretmeye hiç ihtiyacımız yok.

Oysa sevgili Mustafa Akyol ve bu olayı kendiliğinden gelişen bir olay gibi görenler, defalarca seyrettikleri bu filmin hep bir yerlerini kaçırmış gibi davranıyorlar. Halleri fıkradaki Temel”in durumunu andırıyor nedense. Bir filme 20 defa bilet kesip seyretmeye giden Temel gişe görevlisinin dikkatini çekmiş, “20 defa seyretmeyi gerektiren ne buldun bu filmde?” diye sormuş. Temel, “filmin bir yerinde kadın tam yüzünü dönüyor, görecem, derken aniden bir tren geçiyor. Her seyredişimde bu sefer yakalarım diye giriyorum, ama hep aynı şey oluyor” diyor.

Gezi olaylarının toplamında bir darbe, bir operasyon iradesi olduğunu görmek için bu filmi 20 defa daha seyretmemiz gerekmiyor. Bu film zaten bize 20 defa seyrettirildi, hep aynı şey oluyor. Tabii ki bundan önceki bütün operasyonların bir yerinde Akyol gibi arkadaşların bu olayın kendiliğinden cereyan ettiği izlenimi verecek senaryo replikleri veya ayarları da oluyor, tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi.

Bundan önceki bütün darbe teşebbüslerinde kendiliğinden geliştiği izlenimi verilmiş öğrenci olayları, toplumsal gösterilerin hepsinin önceden ayarlanmış, yönetilmiş ve yönlendirilmiş hareketler olduğunu görmedik mi? İsterseniz 28 Şubat”ın Ali Kalkancılarına, Müslüm Gündüzlerine, Aczmendilerine, isterseniz 12 Mart öncesinin Deniz Gezmişlerine, isterseniz 12 Eylül öncesinin Kahramanmaraş, Çorum, Sivas hadiselerine gidin. O olaylar da yaşandığı esnada halkın olağan hareketleri veya tepkileri olarak sunuluyordu, çünkü başka türlü zaten etkili olamazdı. Provokasyonun provokasyon olduğu bilindiğinde etkili olamıyor işte.

Bu arada Gezi”de Devrim görmek isteyen sol çevreler benim “her göz kırpanın peşine devrim diye takılmak” üzerine yazdığım yazıya fena içerlemiş. Mısır”dakine baştan beri devrim demiş biri olarak Türkiye”deki devrimi küçümsediğim için “yandaş devrimci” unvanını bile yapıştırmışlar.

Taksim ve Tahrir arasındaki karşılaştırma baştan beri tavuk ile darı ambarı ilişkisini andırıyor. O yüzden ciddiye alınası değil. Ancak bu kadar çok darı ambarı özlemi içinde olanları görünce ister istemez hatırlatmak gerekiyor:

Türkiye”de devrim 2002 yılından beri, halkın katılımıyla oluyor zaten. Şu anda yaşadığımız hareketlilikler olsa olsa bu devrime karşı Mısır”daki baltacıların bir karşı-devrim girişimi. Üstelik bu benzetme bana ait değil, Mısırlı bir Tahrir devrimcisine ait. Türkiye”deki hareketlenmeye baktığında, Erdoğan”ı da bildiği kadarıyla anında bu benzetmeyi yaptı. Çünkü zaten devrim yapmış veya yapmakta olan bir halka karşı 2002″den beri defalarcası denenmiş olan karşı-devrim hamlelerinden biri bu.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: