Prof. Dr. Yasin AKTAY

Haklılık ve hakikati mülk edinmek ne mümkün?

Bir kez için elde edilmiş bir haklılık pozisyonunu kendine bütün zamanlar için müktesep hak olarak görenlerin hızla ve trajik biçimde haksızlıkta, yani zulümde ifrat seviyelerine ulaşmaları tarihsel bir kural, ilahi bir sünnettir.

İsrailoğulları ezilmiş, zulme uğramış olmak, zayıf bırakılmış olmak dolayısıyla, haklı olarak “seçildi”. Ancak onlar bu seçilmişliği kendilerine Allah’ın bahşettiği, hiç değişmeyen, ne günah etseler, hiç kaybolmayan bir imtiyazlar olarak gördüler ve tarihin kaydettiği en büyük zulüm örneklerini sergilediler.

Solun da aynı yoldan hiç sapmadan geçtiğini söyledik.

Ebedi haklılığın ve mutlak hakikatin kendi uhdesinde bir mülk olduğu noktasında İsrailoğullarından hiç aşağı kalmadı. Böyle yaptıkça hem hakikatini kaybetti, hem de gerçek anlamda mazlum, ezilen insanların gamlarına yabancılaştı, esas tanımıyla üstlendiği pozisyondan fersah fersah uzak kaldı.

Bilelim ki, Kur’an’da Yahudilerden, Hıristiyanlardan veya yanlış yapan kavimlerin yaptıkları yanlışlardan bahsediliyorsa, kesinlikle sadece onlara karşı bir husumet duygusu oluşturmak veya onlar hakkında dedikodu yapmak için veya onları bir mutlak öteki olarak kurgulamak üzere bahsedilmez. Aksine onlar hakkında verilen bütün örnekler, Müslümanlar için de yapılması muhtemel yanlışlar olarak, aynı duruma düşmemek için bir uyarı olarak bahsedilir. Müslümanlar da dikkatli olmasalar aynen onların düştükleri duruma düşebilir, onları müstakim yoldan saptıran yola onlar da sapabilir.

Dolayısıyla, Müslümanlar için ebediyen seçilmiş olmak diye bir şey yok, olamaz. Doğru yolda olmak, sadece bir topluluğa dahil olarak ebediyen elde edilen bir müktesep hak değil, olamaz. Her gün yeniden tazelemek lazımdır imanı, her gün yeniden imtihan yaşıyor olduğunu bilmek ve her imtihan ihtimaline can kulağıyla açık olmak gerektir.

Bırakınız, sol veya sağ tabelaları, kimliğinin üzerine İslam koymuş olmak bile bir insanın ebediyen kurtuluşu için yeterli değildir. Her gün o İslam’ı doğru anlıyor muyuz, yaşıyor muyuz, İslam üzere olma şerefini hak ediyor muyuz diye karşına çıkan her olayı büyük bir teyakkuzla izlemek gerekiyor.

Bir kere Müslüman nüfusuna sayılmış olmakla, her gün sınanma teyakkuzuyla yaşayıp imanı her gün hak etmeye samimiyetle yaklaşmadıkça, gerçek Mümin olunmaz. Ashab İslam’a dair hiçbir kuşku taşımasa da kendi samimiyetine dair kuşkuyla geçirirdi hayatını.

O kadar ki, Müminlerin emiri, insanların en hayırlılarından Hz. Ömer kendi kalbinin amellerini dikkatle takip ediyor, kendinden emin olamıyordu. Nifak endişesiyle sürekli kendi kendine karşı gerilimli bir teyakkuz içindeydi. Münafıkların listesini Peygamberden bir sır olarak almış olan Ebu Huzeyfe’nin kapısını aşındırıyordu bu yüzden.

Bu teyakkuzun tabii ki salt zihinsel bir çaba olarak eleştirellikle fazla ilgisi yoktu. Allah’ın karşısında yerini bilmekle derinleşen bir bilgelikti bu. Havf ve reca arasında sergilenen örnek bir yolculuk…

Tarihteki Kerbela hadisesinde Hz. Hüseyin’i tutmak kolay. Hatta bugün kendi kavgasında kendi konumunu hiç sorgulamadan kendini Hüseyin’in yolunda saymak, muhaliflerine de Yezidliği yakıştırmak da kolay. Bu kadarı ucuz bir Hüseyin istismarıdır bile.

Zor olan, hayırlı ve gerekli olan, Hüseyin’i anlamak ve onun bugün gerçekten nerede olduğunu bilmek, olabileceği yerde safını tutabilmektir. Hüseyin’in duruşuna kulak vermek, onun bugün nerede durmamız gerektiğine dair tavsiyesine koşulsuz uymaktır.

Yoksa kendini değiştirmeye en ufak bir gayret sarf etmeden, durduğu yeri Hüseyin’le meşrulaştırmak, Hüseyin sömürüsünden başka bir şey değildir. Sol veya sağ duruşların üretebileceği hiç bir değerin veya eleştirel bilincin bu sorunun üstesinden gelmesi mümkün değil.

Peygamber Efendimiz bir gün bir savaştan dönerken “Küçük Cihad’dan geldik, şimdi sıra Büyük Cihad’da” buyurur. “Bu yaşadığımızdan daha büyük cihat mı olur ya Resulallah? diye hayretle soran Ashabına şöyle cevap verir: “Büyük Cihat, nefsinizle cihadınızdır”

Kuşkusuz bu Cihat alelade düşmana, aleni küffara karşı cihattan çok daha çetin, çok daha zordur. Büyük bir dikkat, sonsuz bir teyakkuz gerektirir.

Kendinize karşı, kendi kibrinize, kıskançlığınıza, büyüklük veya küçüklük komplekslerinize, kardeşlerinize karşı kabaran binbir türlü farklı duygularınıza karşı vereceğiniz çetin bir mücadele.

Size sizden daha büyük düşman yok. Sizi kendinizden daha fazla yaralayacak bir düşman yok. O yüzden şu duayı sık sık yapmamız emrolunur: ‘Kendimizin, kendi nefsimizin şerlerinden ve kendi eylemlerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız.”

Kendi nefsini kendine en büyük rakip, en büyük düşman olarak görüp, kendinden Allah’a sığınmak, insanlara kendin kötülüğünden bir zarar gelmesinden çekinmek… Bundan daha büyük, daha asil, daha derin bir devrimcilik olur mu?

Bu devrimcilikten insanlara sadece hayır sadır olur.

Bir kavme olan öfkesini o kavme olan bir kine, bir adaletsizliğe dönüşmemesi için, kendi nefsine karşı destansı bir cihat içinde olmaktan daha asil bir varoluş bilen var mı?

Yaptığı hareketin saf Allah rızası için olup olmadığını insan o kadar kolay mı bilir zannedersiniz?

Yaptığı iyilik dolayısıyla iyilik yaptıklarına ne bir gösteriş ne de bir başa kakma durumuna düşmeme dikkati basit bir dikkat mi sanırsınız?

O nasıl bir rikkat, nasıl bir dikkat gerektirir, ancak arif olanlar bilir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: